1492

Meyhane

Meyhanedeyiz, kız kıza. Her ay düzenli altın kızlar şeklinde buluşup kafa dağıttığımız, dertleşelim diye buluşup göbek atarak çıktığımız, en önemli kriter olan; rakının yanında çay veren, istek parça yapabildiğimiz bir mekandayız.

“Sen n’aptın? Maşallah, inşallah, hayırlısı, ee olursa olur olmazsa rakı içeriz” diye kadehlerin havaya kalktığı kulakların çalan şarkıya hafif hafif kesildiği, ikinci kadehlerin henüz yeni doldurulduğu bir an’dayız. Hoparlörün tam altındayız.

‘Hiç bunları kendine dert etmeye değer mi? Şu kısacık ömürler yeter miiiiiiiğ? diyor Ajda.

“Değmez” diyoruz, orada kendisiyle hemfikiriz,” yeter mi?” Sorusu kaybolup gidiyor uzayda onu duymazdan geliyoruz, ömrün neye yetip neye yetmeyeceği konusunda ahkam kesecek yaşta değiliz sonuçta.

Kadehler havada, bir arkadaşımız var her kadehi açılış konuşması yapmadan kaldıramıyor. Hitap yönü kuvvetli, etkiliyor insanı, gözlerimizi çipil çipil dolduruyor her seferinde, ‘Haydi afiyet olsun’ demeden kolu indirip ağzımıza götüremiyoruz,  o kolu tek hareketle kırar gibi bir his geliyor insana, korkuyor muyuz, saygıdan mı, sevgiden mi bilmiyoruz ama iftar topunun patlaması tarzı o ‘hadi afiyet olsun’u duymadan bi’ yudum içemiyoruz.

Duyduğumuz an; beklemenin yarattığı hararetle lavabo aç akabinde dökülen su gibi gürül gürül gönderiyoruz rakıları, boğazdan aça aça geçtiğini hissederek.

Yalnız hoparlörün tam altına denk geldiğimden mütevellit içimde Ajda ile düete girme isteği doğuyor istemsizce.

Normalde üçüncü kadehin sonunda doğar o istek bende, bu sefer erkenden sarıp sarmalıyor beni, konuşulanları uğultu şeklinde duymaya başlıyorum, kafa sallıyorum dinliyormuşcasına, içimden düete başlamışım çoktan o sırada.

Omuzlar da düetle eş zamanlı oynamaya başlamış, vücut sabit, kıvrılmaya müsait bel henüz kontrol altında, nabız yüksek.

Yapamıyorum hırslı bir konuya girmiş arkadaş,  patronuna verip veriştiyor, ben nasıl gireyim orada düete, saygısızlık bi’ kere. Tek kulak patronda tek kulak şarkıda, masada tansiyon yüksek, trafik yoğun akıcı. Kıza ayrı üzülüyorum, şarkı bitecek ona ayrı üzülüyorum.

Derken ‘Aman neyse şimdi onu mu konuşacağız?’ Diyor anlatan arkadaşım, canım arkadaşım, kıvranıyorum ben orada, böbrek taşım olsa düşüreceğim neredeyse şarkıyı söyleyemedim diye.

‘Tabi yaa onu mu konuşacaksın boşversene diyerek kadehimi ona uzatıyorum, şık sesini duyduktan sonra ağzımda biriktirmişim de konuşurken etrafa saçılmış gibi şunlar dökülüyor aniden melodisiyle; Hoş gör sen affet gitsin aldırmaaaa, büyüklük sen de kalsın sonunda’ içimde düete yetişmenin verdiği haz, nabız normal, ses detoneJ Allah’tan şarkı patron konusuyla uyumlu, teselli içerikli...

S..çtık diyor çok sevdiğim arkadaşım, ‘Niye erken başladı bu?’ diyor kahkaha atarken diğeri.

Ben de anlam veremiyorum üçüncüye geçmeden ne tetiklemiş olabilir beni? Hoparlörün altında oturmak mı, Ajda mı? Rakımdan bi’ yudum daha alırken farkediyorum, ‘Ee duble olmuş bu!’ Tek’ten hesaplarsak ikideyim, dubleye göre dört ‘geç bile kalmışım!’ diyorum. Az önce patrona hırslı hırslı giydirirken kahkahalarla gülüyoruz. ‘Orjinal sarışın bu’ diyor hitap yeteneği kuvvetli olan arkadaş, hitap ederken de işaret parmağını uzatıyor, hedef gösteriyor beni ve önümdeki rakıdan dubleyi teke düşüren bir yudum alıyor insanlık namına.

Rakı tek, buz çift, kıvrılmaya müsait bel hareketli.

Hoparlör tam tepemde, çay yeni gelmiş, taze.

Sezen girmiş gümbür gümbür sesiyle, ben de sesimi ıhıhıh ıhıhıh yaparak temizlemişim hazırım;

‘Sen o alacası içinde fesatla hangi günü gün edicennn

Ahh o kaditin üstüne bir de atlas yorgan sericennnnn”

Elimde haydarinin kaşığından mikrofon, göbeklenme girmişim şarkıya

‘Amanın amanın yansın ocağın barkın utansın

Kaşığa bağlı bir kablo varmışcasına dikkatle,  serçe parmak mikrofunu tutarken havada ve ben artık ayaktayım!

‘Varsın bize vursun felek, ne çeyiz düzdüm emek emek”  derken Shakira Tanyeli karışımı hareketler yapıyorum, arkamda koro hepsi bir ağızla şarkının devamını yürekten söylüyor ‘Allahhh bildiği gibi yapsınnnn!’  işaret parmakları beni gösteriyor, anlamamış olabileceğimi düşünerek tekrarlıyorlar o kısmı gülerek; ‘ Allah bildiği gibi yapsın. 

“Bana ne bana ne beni al beni al onu alma “ kısmında mikrofonu ait olduğu yere, haydarinin üzerine yavaşca bırakıp peçeteyi kapıyorum, Shakira ve Tanyeli’den bi’ anda İbrahim Tatlıses’e dönüşüyorum. Tek el bel çukuruna yerleşmiş, sağ el havada peçetenin iniş kalkış hareketiyle çömelip kalkıyorumJ “Beni al beni al onu alma!”

Parça bitince. Masaya mütevazi bir reverans yapıp oturuyorum.

Üç, dört su gibi gidiyor, mekan müziği kapatmış, gideriz diye bir umut işte, bilmiyorlar ki; bi’ kadeh kalmış ‘Ah bu şarkıların gözü kör olsun’a solo girmeme. Hatta yanlışlıkla içtiğim dubleyi sayarsak şarkıya girmem an meselesi!

Sonra bir anda arkadaşıma dönüp diyorum ki; ‘Seni üzdüğü kadar üzülsün inşallah…’

‘Kim?’ diyor.

‘Patronun’ diyorum.

Ben en son orada kalmışım nihayetinde.

Sarılıyoruz sımsıkı.

O başlıyor bu sefer en yüksek tonda, ayağa kalkıp elinde boş kadehle koro yönetir gibi bi’ hareketle;

Tane tane;

‘Hiç bun la rı ken di ne dert et mey e değer mi?’

Korodayım bu sefer ben;

‘Şu kısacık ömürler geçer miiiiiii?’

Hoş gör sen affet gitsin aldırma

Büyüklük sen de kalsın sonunda

Hepimiz ayakta layla lay, laylalay laylay layyyyy

Kol kola,

Omuz omuza,

Kızı havaya fırlatıp ‘En büyük asker bizim asker’ diyecek kadar duygu yüklüyüz o anda!:)

“Hadi hadiii selfie” diyor taburun önündeki

Herkes ani bir hamleyle çantasına davranıyor

Koro aynı anda söylüyor önceden çalışılmış gibi tek ses;

‘Bi dakkaaaaaa ruj sürelimmmmm!:)

Az önceki mağarasını kaybetmişcesine inim inim böğüren, sevgisini birbirinin omzunu ısırarak gösteren ayılar biz değilmişiz gibi,

Sağ bacaklar Angelina Jolie gibi solun önüne getirilmiş, saçlar düzeltilmiş,

 Hep böyle kibarmışız, adeta birer küçük hanfendiymişiz gibi;

“Cheese” diyoruz!

“Cheese!”

Müge Tüzün
Mugejun