1089

Komşu Kapısı Yunanistan

‘Eğer yemek yemeyi reddediyorsanız, gelenekleri önemsemiyorsanız, dinden korkuyorsanız ve insanlardan sakınıyorsanız, evde otursanız daha iyi olur.’ James Michener

‘Eğer yemek yemeyi reddediyorsanız, gelenekleri önemsemiyorsanız, dinden korkuyorsanız ve insanlardan sakınıyorsanız, evde otursanız daha iyi olur.’ James Michener

Komşu kapısı Yunanistan… Canın sıkıldıkça hoooop… Biz Türkler çok severiz orayı… Bir denizin iki ayrı yakası, uzaktan kardeş çocukları, aynı sofralara oturup, ayrı dilleri konuşan iki milletiz biz… Baklava, karnıyarık,kokoreç, börek aynı cacık-tzaziki, kadayıf-kadaifi, dolma-dolmaki, baklava-baklavas,biftek-bifteki… Bizim rakı onlarda uzodur. Türkkahvesi ve Yunan kahvesi arasında hiçbir fark yok. Dünya üzerinde Türkiye’densonra beyaz peynir bulabileceğiniz tek yer de Yunanistan’da adı da ''feta''. Bizde olduğu gibi bir Yunan'a kapta yemek verirseniz o kap asla boş dönmez. Bizdeki bağlamaya karşılık onlar da buzuki var. Bizde Sezen Aksu orada Haris Alexiou… Bizdeki halayın çok benzeri orada "sirtaki", Zeybek yani ''zeimbekiko'', '' tsifteteli'' çiftetelli… Hatta vücut dili kullanmada bire bir özellikler taşıyan iki milletiz. Konuşurken el hareketleri, mimikler, karşındakine dokunma, dürtme ve ''bugün cuma enseni kapa'' tarzı el şakaları benzerliği… ''Dur oğlum sen karışma ben ödeyeceğim", Türkler ve Yunanlar dışında tüm hesabı ödeyebilmek için birbirleriyle yarışan başka bir millet daha yoktur. Erkeklerde esmerlik, kıllılık ve kadınların da yuvarlaklık bunda da benzerlik var.

Yunanistan’a en kolay giriş İpsala üzerinden. Araba ile çıkanlar için vize alması gerekenler vize, araba için green card, international ehliyet yanınızda hazır etmeniz gereken evraklar. Eğer şanslı ve bayram-seyram değil ise beklemeden önce pasaport kontrolü, sonra gümrük kontrolüne girerek rahatlıkla 1-2 saat içinde çıkış yapabilirisiniz. Tabii bize hep mi denk gelecek ne gene uzun kuyrukda bekleyiş içindeyiz... Sabır, sabır diyerek nöbet tutan askerlere selam verip o ünlü Meriç üzerinden geçen köprüye doğru devam edebildik. İlk geçtiğimizde şaşırmıştık birden fazla köprü var ve fakat sonuncusu ünlü olanı; yarısı kırmızı-beyaz yarısı mavi beyaz boyanmış ve bir hayli de eski köprü. Yunanistan’da yine aracınızdan inmeden pasaport ve ehliyet kontrolü yapılıyor ama maalesef biraz yavaş yapılıyor. Sabredip, bunu da geçtikten sonra artık istediğimiz yere doğru istikamet.

İlk durak Komotini yani Gümülcine. Şehrin %50’si Türk olduğu için kendinizi farklı bir ülkede hissetmekte zorlanacaksınız. Şehir merkezinde bulunan sokakları gezdikten sonra gideceğiniz ilk nokta Gümülcine Eski Camii. Burası; hemen şehir merkezinde yer alan Eski Mahalle içerisinde Gravias Caddesi üzerinde bulunan bir cami. Şehir merkezinde bulunan diğer cami olan Yeni Cami’den 25 yıl önce yapılmış ancak eski mahallede bulunduğu için adı Eski Camii olarak kalmış. Eski Camii; 1608 yılında inşa edilmiş ve içerisinde Sultan IV. Murat’ın torunu Mehmet Bey gömülü. Bu cami tek kubbeli bir Türk Kültür Mirası.

Eski Camii’yi gördükten sonraki durağınız yine bir kültür mirasımız olan ve Eski Camii’nin hemen arkasında bulunan Gazi Evrenos Bey İmareti. Bu yapı 1365-1385 yılları arasında, kullanılabilir olduğu döneminde imaret sözcüğünün karşılığı olarak ihtiyaç sahiplerinin ağırlandığı bir kurum konumunda olan ve içerisinde; cami, okul, misafirhane ve aşevi bulunan bir kompleks. Günümüzde ise Hristiyanlık Müzesi’ne dönüştürülmüş tarihi bir yapı.

İmaret’i gördükten sonraki durağınız diğer bir kültür mirasımız olan ve yine şehir merkezinde Kanari Caddesi yakınında bulunan Yeni Camii olmalı. Yeni Cami’nin 16. yy’ın sonlarında Defterdar Ekmekçizade Ahmet Efendi Paşa tarafından yaptırıldığı düşünülüyor ve orta kapısı üzerinde yer alan kitabede III. Murat döneminde Defterdar Ahmet Paşa tarafından 1585 yılında yaptırıldığı yazıyor. Avlusunda Osmanlı Dönemi’nin motiflerini barındıran bir mezarlık bulunan ve İznik Çinileri ile bezenmiş olan ayrıca hemen yanında müftülüğü görebileceğiniz tarihi bir yapı.

Yeni Camii’nin hemen yanında görmeniz gereken bir diğer nokta ise Saat Kulesi. Bu kule Sultan II. Abdülhamit döneminde 1885 tarihinde inşa edilmiş ve Gümülcine Sancak Yöneticisi Abdulkadir Kemali Paşa tarafından yaptırılmış. 4 katlı ve yukarıya doğru daralan bir mimariye sahip olarak inşa edilmiş ayrıca üzerinde orijinal kitabesi halen mevcut.

Komotini yani Gümülcine’de görmeniz gereken en önemli noktalardan birisi Komotini Arkeoloji Müzesi. Bu müze, şehir merkezinde Vironos Caddesi üzerinde bulunuyor ayrıca içerisinde Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait önemli eserleri görebilirsiniz. Giriş ücretsiz.

Kafelerin bulunduğu caddenin sonunda göreceğiniz, şampanya rengindeki büyük konak günümüzde sanat galerisi olarak hizmet veriyor ve içerisinde; resim sergileri, heykel sergileri vs. bulunuyor.

Konağın biraz ilerisinde göreceğiniz iki katlı ahşap yapı 1548 yılında eski Bizans kilisenin bulunduğu noktaya, 1800 yılında Osmanlı döneminde yönetim binası olarak inşa edilmiş ve ardından kiliseye çevrilmiş. Daha sonra farklı dönemlerde restore edilen ve günümüzde ise halen faal olan bir kilise.

Şehrin merkezinde bulunan parkta yani Irinis Meydanı’nda da savaşta hayatını kaybeden Yunan askerlerinin anısına yapılan Kılıç Anıtı, 1967 yılında dikilmiş. Ortasında metalden yapılan bir kılıç şekli bulunan bu devasa anıtın tamamı mermerden oluşuyor.

Otobandan ayrılıp çok güzel bir yol olan Scenic Way yani dağ yoluna sapmanızı tavsiye ederim. Bu yol hem çok güzel hem de bir çok dağ köylerini ziyaret edebileceğiniz bir yol. Dağ yolu olduğu için dar ve virajlı bir yol ama oksijeni bol ve gizli köylerin olduğu, nefis manzaral bir yol. Bu yolu geze geze Xanthi’ye (İskeçe) ulaştık.

Batı Trakya’nın bu güzel şehrinin tarihi M.Ö. 870’li yıllara dayanıyor. 1371’deki Çirmen Zaferi ile Batı Trakya ve İskeçe Türkler’e açılır. O gün bugündür de Türklerin yoğun olarak yaşadıkları yerlerden biri. Özellikle şehri gezerken Türklerin yoğunlukla yaşadığıAhiriyanMahallesi’nde (Palia Ksanthi-Eski Şehir) Osmanlı mimarisi her yerde. Burada evler ve dar sokaklar Osmanlı’dan kalma bir Anadolu köyündeymişsiniz hissini veriyor. Zaten Ahiriyan Mahallesi’nde neredeyse Yunan yok denecek kadar az. Şehirde Türkiye’nin bir de müftülüğü bile bulunuyor. İskeçe şehir meydanını süsleyen ve sembolleşen saat kulesinin tarihi 1870 yılına dayanıyor. Hacı Emin ağa tarafından yaptırılan İskeçe Saat Kulesi, şehirdeki en önemli Türk-Osmanlı eserlerinden biri.

Buranın en önemli özelliği her yıl şubat sonu ya da mart ayının başında düzenlenen İskeçe Karnavalı ile eylül ayında gerçekleşen Kasaba Festivali, ayrıca meşhur Thassos adasına giden feribotlara da buradan gidebilirsiniz.

Şehrin ana meydanından başlayarak her yerde çok güzel kafeler var. Bir üniversite şehri olan İskeçe’de öğrencilerin zevkine uygun tasarlanmış bu güzel kafelerde soluklanıp, halen tatmadınız ise hemen Yunan frappesinin tadına bakın. Zira tüm geziniz boyunca favori içeceğiniz olacak. Papaparaskeva Pastanesi’nden Yunanistan’ın en güzel Karyoka tatlısını almayı da ihmal etmeyin derim. Dagkli sokağı üzerinde bulunan Καφεκοπτείο M.O. NAΛAN’dan Yunan kahvesi alıp şehirden artık ayrılabilirsinz.

Yola devam… Kavala şehrine uzaktan baktığınızda: bir yarımada görüyorsunuz. Ancak, şehre yaklaştıkça: Osmanlı kalesi ve su kemerleri karşınıza çıkıyor. Kemerler anlamındaki “kamares” aslında 1550 yılında II. Sultan Süleyman tarafından yaptırılan ve 19. yüzyılda şehrin su ihtiyacını karşılamak için Mehmet Ali tarafından onarılan su kemerleri. 52 metre yüksekliğinde ve 60 metre uzunluğunda… Bu kemerler zamanında kuzeydeki dağlardan, şehir merkezine su sağlanmış. Kavala’nın doğu girişi, halen bu su kemerinin altından geçmektedir.

Panayia yani bir diğer adıyla Eski Kent Mahallesine girin. Buradaki evlerin mimari görüntüsü kendinizi bir Anadolu kasabasında hissetmenize neden oluyor. Buradaki cumbalı ahşap evlerin bulunduğu sokaklar gerçekten güzel. En önemli yanı, bütün bu evlerin hepsinin, güzel konumlandırılmaları nedeniyle, denizi görebilmeleridir.

Panagia’yı çevreleyen tarihi Şehir Duvarları (City Wall), ilk olarak 6. yüzyılda Bizans İmparatoru I. Jüstinyen döneminde savunma amaçlı olarak inşa edilmiş. Normanlar’ın kente gerçekleştirdikleri saldırılarda ağır hasar alan duvarların bu zamana ulaşan kısımlarını Osmanlılar tarafından güçlendirilen bölümleri oluşturuyor. Bir kısmı Kanuni döneminde su kemerine dönüştürülen bu duvarların yıkılan kısımlarının da dâhil olduğu planlarını arkeoloji müzesinde görebilirsiniz.

Dar sokaklardan yürüyerek, yokuş yukarı, kaleye varıyorsunuz. M.Ö. 5. yüzyıldan beri daima güçlü bir şehir olduğu bilinen Kavala’nın en güçlü yapısı da şüphesiz Kavala Kalesi. Bu kalenin Osmanlı İmparatorluğu’nun şehri yönetmesinden önce ve özellikle Bizanslılar tarafından birkaç kez takviye edildiği ve yeniden inşa edildiği söyleniyor. Kalenin günümüzdeki hali ise 1425 yılında Osmanlı İmparatorluğunun yeniden yapılandırılmasıyla oluşmuş.

Eski bir Hıristiyan bazilikasının temelleri üzerine 1530 yılında inşa edilen Halil Bey Camii (Halil Beg Mosque), nam-ı diğer Eski Müzik, dışının sadeliğine rağmen iç kısmında gösterişli dekorasyona sahip. Yan tarafındaki 8 odalı medresesiyle beraber oldukça iyi bir şekilde korunarak, günümüze kadar bozulmadan gelmeyi başarmış olan dini yapı geçmişte kızların eğitim aldığı bir ilkokul ve mülteciler için konaklama yeri olarak kullanılmış. Bazilika kalıntılarını zeminindeki cam kaplı bölümden inceleyebileceğiniz yapı, günümüzde Kavala Filarmoni Orkestrası’na ev sahipliği yapıyor.

Buradan yürüdüğünüzde, Mehmet Ali Paşa’nın konağının bulunduğu yere geliniyor. Konak, günümüzde müze olarak kullanılıyor. Kalenin Taşoz adasına bakan ucundadır. Mehmet Ali Paşa’nın burada doğduğu söyleniyor. Ev bakımlı ve temiz. Çünkü; Yunanlılar, Mehmet Ali Paşa’yı, bir Osmanlı paşası olarak değil, Osmanlıya baş kaldıran bir Paşa olarak biliyor ve tanıyorlar ve hatırasına, yani evine sahip çıkıyorlar. Evin önünde, Mehmet Ali Paşa’nın bir heykeli var. Heykel Paşa’yı at üzerinde Ege denizine bakar şekilde yerleştirilmiş. Bu bronz atlı heykel ise 1934 yılında Mehmet Ali Paşa’yı onurlandırmak için Yunan heykeltıraş Dimitriadis tarafından yapılmış. Hemen yan tarafta da bir küçük kilise var. Evin yani konağın bahçesinde ise, Mehmet Ali Paşa’nın annesinin mezarı bulunuyor.

Limana bakan, Kavala şehrinin en önemli Osmanlı eserlerinden olan “İmarethane” eski kentin batı tarafında, Panayia’da, 3500 metrekarelik bir alanı kaplamaktadır. Güzel bir Osmanlı mimarisi örneği olan İmaret, 1817’de Mehmet Ali Paşa tarafından bir eğitim merkezi olarak inşa edilmiş. 1902 yılına kadar bir dini okul, daha sonra 1923’e kadar da bir vakıf olarak faaliyet göstermiş. Günümüzde otel olarak kullanılıyor. Kavala’da doğan ve daha sonra Mısır hükümdarı olan Mehmet Ali’nin (1769-1849) o dönemde kendi vilayetine bağışladığı etkileyici bir bina kompleksinde 2 medrese, 2 mescit, bir imaret, 1 mektep (ilkokul), ofisler ve yurtlar bulunuyor.

Eski Şehir’e adını veren Panagia Kilisesi (Panagia Church), 15. yüzyıldan kalma bir başka dini yapının yerine 1965’te inşa edilmiş. Meryem Ana’ya adanmış kilise, eski bazilikaya göre daha küçük boyutlarda tasarlanmış. 15 Ağustos kutlamalarının gerçekleştirildiği dini yapının girişine bir kehanetin simgesi olan ve aynısı İstanbul’daki Ortodoks Patrikhanesi’nde bulunan sarı bir bayrak asılmış bulunmaktadır.

Bir Macar kalesinin küçültülmüş versiyonu olan Belediye Binası (City Hall), Macar tütün taciri Pierre Herzog için ikametgâh olarak 1890’lı yılların sonunda inşa edilmiş. Yapı bir süre bu amaçla kullanıldıktan sonra 1937’de belediyenin kullanımına geçmiş. Kemerlerindeki ve pencerelerindeki Gotik tarz, çatısı kale surlarına benzeyen yapı Orta Çağ tarzı bir görünüme sahip.

Kavala turunun olmazsa olmazlarından Kavala Arkeoloji Müzesi, 1934’te açıldı ve Doğu Makedonya’daki en önemli arkeoloji müzesi. Müzede Neapolis’teki kazılar, Amfitolis ve Doğu’nun diğer kısımlarını da içeren Kavala bölgesinin her yerinden tarih öncesi eserler sergilenmektedir.

Ücret ödemeden ziyaret edebileceğiniz Tütün Müzesi (Tobacco Museum), 19. yüzyıldan itibaren kentte endüstri haline gelen bitkinin yetiştirilmesi ve ürüne dönüştürülmesi ile ilgili detaylı bilgi içeriyor.

Buraya kadar gelmişken denize nerede girilir derseniz önereceğim yerler:

TOSCA: İl merkezine 4 km. uzaklıktadır.

BATİS: Şehir merkezinin batı ucundadır. Burada kafeteryalar ve restoranlar var.

KALAMİTSA: Şehir merkezinin batısındadır. Yaz aylarında, yüzmek isteyenler buraya akın etmektedirler. Ziyaretçiler için, bölgede, tavernalar ve barlar bulunuyor.

PERİGİALİ: Şehir merkezinin 2 km. doğusundadır. 2009 yılından bu yana, burası, Mavi Bayraklı olması ile öne çıkıyor. Bölgede tavernalar ve restoranlar bulunuyor.

Ha Kavalaya gitmişken sakın Kavala kurabiyesi almadan ayrılmayın. Kavala yöresinden, buraya has ve çok meşhur “bademli kurabiye”. Bu kurabiye: kavrulmuş un ve bademin birleşimi sonucu oluşan muhteşem bir tat.

Akşam Selanik’e vardık. Otele yerleştikten sonra yemek yemeğe Limana yakın Ladadika’ya yürüdük. Seçtiğimiz restaurant, Pakadika Athivoli. Burası sadece Yunan değil, Girit mezeleriyle de ünlü. Genelde yerel halkın tercih ettiği mekan, salaş ama yemeklerini kesinlikle tavsiye ediyorum. Zeccuni dedikleri crispy kabak, greek salad, grilled fillet mushroom ve fırında keçi ve tatlı olarak Loukoumades, yani lokma tatlısı -Yunanistan’da biraz farklı servis ediliyor, üzerine tarçın ve bal dökülüyor-.

Yemekten sonra şehrin ana meydanı ve en sevdiğim yerlerindenAristoteles Meydanına indik. Selanik’in özellikle akşamları en kalabalık ve capcanlı yerlerinden. Fransız mimar Ernest Hébrard’ın 1918’de dizayn ettiği meydanın büyük bir bölümü ellili yıllarda inşa edilmiş. Büyük İskender’in bir heykeli meydanın ortasında yer alıyor.

 Aristotales Meydanı’nın batısında bulunan Kapani Pazarı, Selanik yerel yaşamını gözlemlemek için mükemmel bir mekandır. Dahası, pazarda bir sürü taze gıda, baharat ve ucuz eşya bulabilirsiniz

Selanik’in yerel pazarları çok. Alışveriş caddesi olarak Tsimiski geçer. Tüm önemli markalar Tsimiski caddesinde. Burası oldukça hareketlidir.

Sabah kahvaltımız için Terkenlis pastanesi ‘ne geldik. Bu işletmenin, şehirde 17 şubesi var. Uzmanlık alanı envai çeşit paskalya çöreği.

Gezmeye başlayalım. Biz Türkler’i Selanik’te yakaladığı ilk özellik, şaşırtıcı biçimde İzmir’in eski hali, Özellikle Kordon bölgesine benzemesi. İzmir’in 15 yıl önce deniz doldurulmadan önceki hali ile neredeyse birebir aynı. İzmir kadar U şeklinde olmasa da bir körfez içinde. Denize yüzünüzü dönünce sağ tarafta ticari liman var, sol tarafı ise Kalamaria bölgesi Balçova gibi yeşil. Bir tek Karşıyaka’sı yok.

Önce Atatürk’ün evini Derin’e tekrar göstermek istedik zira ilk geldiğinde küçüktü. Şimdi onun için daha anlamlı ve önemli bir değere sahip. Burası Agiou Dimitou yolu üzerindeki Türk Konsolosluğu bahçesinde. 10.00 ile 17:00 arasında gezilebiliyor. Atatürk’ün evinin hikayesi biraz ilginç ziraLozan anlaşmasından sonra burası, Yunan Hükümetine geçiyor ve Yunanlı bir iş adamı satın alıyor. Ancak daha sonra Selanik Belediyesinin girişimleri ile ev Yunanlı işadamından satın alınıp, Atatürk’e hediye ediliyor. Şu anda Türk Konsolosluğu’nun hemen yanında müze olarak kullanan evin giriş kapısına Selanik Belediyesi tarafından aynen şu cümleler yazdırılmıştır. "Türk milletinin büyük müceddidi ve Balkan ittihadının müzahiri Gazi Mustafa Kemal burada dünyaya gelmiştir. İş bu levha Türkiye Cumhuriyetinin onuncu yıldönümü münasebetiyle konulmuştur. Selanik, 29 Birinci teşrin 1933”. Duygu yüklü ve Atamıza saygı ile buradan ayrılıyoruz.

Türkiye Başkonsolosluğuyla (Atatürk'ün Evi) aynı cadde üzerinde, caddenin başında bulunan Aziz Dimitrios kilisesi Selanik’in merkezinde, aynı ismi taşıyan caddenin üzerinde bulunuyor ve Selanik'teki en önemli kiliselerden bir tanesi. Selanik aristokrasisinden Dimitrios bir Roma vatandaşı ve Roma ordu subayıydı. Hristiyanlığı kabul etti ve dini faaliyetlerde bulundu. M.S. 303 yılında tutuklandı, bir halk hamamının alt katına hapsedildi ve orada boynu vuruldu. Sonrasında, Hristiyanlar şehidin bedenini öldürüldüğü yere gömdüler. Geleneklere göre şehidin öldürüldüğü yere 4. yüzyılda küçük bir tapınak yapıldı. Bu küçük tapınağın yerine 413 yılında İllirikos lideri Leontios’un emriyle güzel bir bazilika yapıldı. Bu kilise 7. yüzyılda bir yangında yok oldu fakat kısa sürede yerine yenisi yapıldı. Daha sonraki yıllarda kilise işgallere uğradı, hasarlar gördü ve Osmanlı egemenliğinde camiye dönüştürüldü ve Müslümanların hizmetine sunulduve cami olarak kullanıldı. 1917 yılında bu tarihi kilise Selanik’in büyük kısmını yok eden yangında tamamıyla yandı. Yanmış olan bina daha sonraki yıllarda onarıldı ve 1949 yılında tekrar hristiyanların ibadetine açıldı ve o günden itibaren kilise olarak kullanılmaktadır. 1988 yılında UNESCO dünya kültür mirası olarak ilan edildi. Aziz Dimitrios kilisesi çok büyük ve yüksektir (43.58m boy, 33m en). Beş kubbeli ahşap tavanlı bazilikadır. Doğu kısmında ayrı bir kubbe oluşturulmuştur. Bu son kubbenin altında günümüzde müze olarak kullanılan, bodrum katındaki ibadet alanı bulunur. Bu kilise simetrisi, çok çeşitliliği, gösterişi ve kudretiyle ünlüdür. Akıllıca ayarlanmış orantılar, boyunun belirginleştirmesi, sütunları, bazı özelliklerinin daha belirgin yapılması, pencereleri, ışıklandırması, harem odalarındaki mermer süsler bu binanın bazı morfolojik özellikleridir. 1917 yılındaki yangında yok olmayan mozaik süslemeler ve duvar resimleri Bizans resim sanatının eşsiz örneklerinden olup ve görülmeye değer bir kilisedir.

Diğer gezilecek yerler arasında Selanik Kalesi’ne gidilebilir. Selanik Kalesi, İzmir’in Kadifekale gibi şehrin üzerinde hakim bir tepede ve buradan şehrin tüm güzelliğini panoramik olarak seyretme imkanınız var. Ancak kale olarak çok da fazla bir şey beklemeyin çünkü kalmamış.

Yedi Kule(Heptapyrgion), şehrin sırtlarında görülmesi gereken tarihi yerlerden biri. Osmanlının ilk zamanlarında Çavuş Bey tarafından 1431’de Bizans surları içine inşa edilmiş. Osmanlı döneminde Zincirli Kule olarak bilinen yer bugün Yedikule olarak adlandırılıyor. Burası 1980-1989 arasında hapishane olarak kullanılmış. Günümüzde ise açık hava müzesi olarak hizmet veriyor. Selanik turları listesinde kendine yer edinen Yedi Kule, şehrin en güzel manzarasına sahip yerlerinden biri.

Kaleden aşağıya yürüyerek inip hem manzarayı biraz daha seyredip hem de otantik sokakları gezme imkanına sahip olabilirsiniz. İniş yolunda karşınıza manzaralı kafe ve restoranlar da ayrı keyif verici. Zaten oldum olası Yunan halkını çok severim, çok keyiflerine, eğlenmeye düşkün insanlar.

Selanik'te gezilecek antik yapılar içerisinde en önemlisi ise Beyaz Kule. Yaklaşık 30 metre yüksekliğinde olan ve Selanik'in simgesi. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaptırılmış. Kule Osmanlılar tarafından denizden gelecek tehlikeler için savunma amaçlı garnizon ve hapishane olarak kullanılmış. 1912'de Balkan Savaşlarının sonucu olarak Selanik Yunanlıların eline geçince, kule sembolik bir vaftiz uygulaması olarak beyaza boyandığı için ismi Beyaz Kule olarak kalmış, ancak şu anda Kulenin beyazlığından eser kalmamış.

Selanik’te gezilecek iki önemli müze var. Bunlardan en meşhuru Bizans Kültür Müzesidir. Selanik’in sahip olduğu Bizans eserlerinin sayısının fazlalığı sayesinde UNESCO’önun Dünya Kültür Mirası listesinde. Bu müzede 2005 yılında Avrupa Müze Ödülünü almış. Dikkat müze 14:30 da kapanıyor.!.

Diğer önemli müze de, Bizans müzesinin hemen yanında bulunan Arkeoloji Müzesi. Arkeoloji Müzesi’nde biz oradayken Makedon dönemi eserleri sergilenmekte. Tabii o da 14:30 da kapanıyor.!.

Kamara (Galerius Kemeri), şehrin en iyi bilinen ve Selaniklilerin buluşma yeri olarak tercih ettikleri bir yer. MS 3. yüzyılın sonunda ve 4. yüzyılın başında, Roma İmparatorlu Sezar Galerious’u onurlandırmak için yapılmış kemer, Dimitriou Gounari ve Egnatia yollarının kesiştiği noktada yer alıyor.

Roma İmparatoru Galerius’un yaptırdığı üç anıttan (ilk ikisi Rotunda ve Galerius Kemeri’dir), üçüncüsü Galerius Sarayı’dır. Günümüzde ören yeri durumundaki bu sarayda, sadece zemin mozaikleri ve birkaç duvar ayaktadır.

Selanik’te yaya olarak gezilecek ve görülecek çok yer var. Kamara’dan biraz yukarı çıktığınızda Osmanlı’dan kalma Rotonda Camisini karşınıza çıkıyor. Şimdilerde müze olarak kullanılıyor. En önemli Bizans eserlerinden biri. Milattan önce Romalılar tarafından Mozole olarak yapılan yapıt Bizanslılarca kiliseye çevrilmiş, Osmanlılar tarafından da yanına minare eklenip cami olarak kullanılmış. Bu yapı ismini dairesel şeklinden alır. Bu yuvarlak binanın iç çapı 24.5 metre ve boyu 29.8 metredir. Tavanında, dıştan konik şekilde çatıyla kaplanmış,büyük bir yarı dairesel kubbesi vardır. Tapınağın içinde, silindir duvarın temelinde kemerlerle örtülü dört büyük kubbe ve küçük tapınakları andıran sekiz küçük kubbe vardır.

Selanik'in en işlek caddelerinden Vasilissis Sophias ile Egnatia Caddesi'nin birleştiği noktada yer alan Hamidiye çeşme, II. Abdülhamit tarafından 1892'de yaptırılmış. Dikilitaş biçimindeki Hamidiye Çeşmesi, günümüzde üzerindeki Osmanlıca yazı ve süslemeler silinmiş halde hâlâ ayakta.

II. Murad döneminde 1444 yılında yaptırılan Bey Hamamı Yunanistan’da ayakta kalabilmiş en büyük hamamdır.

Evliya Çelebi, bu hamamın diğerlerinden çok üstün özelliklere sahip olduğunu yazar. Bugün Selanik'in kalbi sayılan en büyük caddesi Egnatia üzerinde olan bu hamam,1968 yılına kadar “Cennet Hamamı” adı altında kullanılmıştır. Hamamın hem kadınlar hem de erkekler bölümü bulunmaktadır.

Selanik’te taksiler aynı yöne giden birkaç kişiyi beraber götürebiliyorlar. Taksinize aniden birisi atlıyor. Paniklemeyin. ! Ama herkes aynı ücreti ödüyor. Dolmuş gibi…

Selanik’ten çıkıp Atina’ya giderken yolumuzun üstünde bulunan meşhur Olympos Dağını uğramadan geçmedik. Olimpos Dağı, 2917 metre yüksekliğiyle Yunanistan’ın en yüksek noktası. Yol oldukça ıssız, araba nerdeyse hiç geçmiyor. Tanrıların ve insanların babası, kılıktan kılığa giren çapkın Zeus; denizler ve okyanuslar tanrısı Poseidon; bereketin, mevsimlerin ve anne sevgisinin tanrıçası Demeter; demircilik sanatıyla uğraşıp silahlar ve zırhlar üreten ateşler tanrısı Hephaistos; Aphrodite ile yaşadığı aşkla ünlü savaş tanrısı Ares; Zeus’un habercisi, tanrıların en hızlısı Hermes; zevkin, sefanın, içkinin eğlencenin tanrısı Dionisos; okçuluk ve avcılıktaki hünerleriyle bilinen Artemis; güzelliğiyle kimleri kimleri birbirine düşüren Aphrodite; bilge Athena; Zeus’un hem eşi hem ablası olan Hera ve müziğin, sanatın ve şiirin tanrısı Apollon… Bu 12 mitolojik tanrının evi olan Tanrıların evi Mount Olympos, Olimpos Ulusal Milli Parkı, 1938 yılın Yunanistan'nın ilk milli parkı. Ayrıca dağ, 1981 yılından beri, bir UNESCO projesi. Olimpos aslında o çağlarda Uludağ ve Aladağ dahil olmak üzere daha birçok dağa isim olarak kullanılmış.

Dağ gezimizden, bol oksijenden sonra inanılmaz bir yere vardık. Kalabakaşehrinin bir kasabası olan ve yerden 300 ile 550 metre yüksekliğindeki kayaların üzerine yapılmış manastırlarından oluşan Meteora, UNESCO tarafından dünya mirası listesinde bulunuyor. Meteora, “havada asılı kalan” demekmiş. Athos Dağı üzerindeki bu dev kayaları görünce neden öyle dendiğini anlıyabiliyorsunuz.

9. yüzyıl başlarında tanrıya daha yakın olmak isteyen rahipler önceleri kayalıkların içerisinde bulunan mağaralarda yaşamaya başlıyor ve sonralarında ise yerleşik yaşama geçmek istemeleriyle beraber kayalıkların tepelerine manastırları inşa ediyorlar. 14. yüzyılın sonlarına gelindiğinde toplam 24 tane olan manastırlardan bugüne kadar sadece 6 tanesi korunabilmiş. Bu toplam 6 manastırın 4 tanesinde rahipler

-Kutsal Üçleme Manastırı, Meteora’nın en bilindiklerinden. Dünya burayı James Bond’un 1981’de çekilen “Yalnız Senin Gözlerin İçin” filmiyle tanıdı. Büyük bir kayanın tepesine kurulan manastır, ulaşım açısından çok zor bir yerde. Manastırı ziyaret ederken önce 140 basamak aşağı iniyor ardından 140 basamak yukarı çıkıyorsunuz.

- Great Meteoro, Meteora manastırları arasında en eski ve en büyük olanı burasıdır. 615 metre yükseklikte yer alan manastırda eğitim almak, o dönemin en prestijli yerinde yetişmek demekmiş. Manastır bölgesinde 14. yüzyıldan kalma küçük bir kilise, müze ve bir de şarap mahzeni bulunur. Bölgeye ulaşmak için 300 basamak çıkmanız gerekiyor. Burası aslında çile çekmek için sürgün edilen bir yer.

-Holy Trinity

-Saint Nicholas Anapafsas- Aziz Nicholas Anapausis Manastırı, Meteora’nın diğer büyük ve meşhur manastırlarını ziyaret ederken genelde gözden kaçan bir yer. Dışarıdan gidilmesi karışık görünse de ulaşılması en kolay manastır. Burada 16. yüzyılda çok ünlü olan Giritli ressam Theophanis Strelitzas, İncil sahnelerini çok canlı bir şekilde tasvir etmiş.

- Varlaam Manastırı, Meteora’da en büyük ikinci manastırı olarak kabul ediliyor. Manastırı inşa etmek 22 yıl sürmüş ve rahiplerin buraya zorluklarla ulaşması, bir ödül olarak görülmüş. Tepeye malzemeler bugün de basit bir halat sistemiyle çıkarılıyor. 20. yüzyıla kadar ziyaretçiler manastıra halatlarla yukarı çekilerek çıkarılıyormuş. Günümüzde ise 195 basamaklı bir merdiveni aştıktan sonra ulaşabiliyor.

Diğer 2 tanesinde ise rahibeler için olan;

- Rousanou Manastırı, Meteora’da diğer manastırlara göre daha kolay ulaşılabilen bir yerde ve yüksekliği de nispeten az. Tek bir kaya oluşumun üzerine kurulan manastır, dışarıdan bakıldığında dehşet verici görünüyor. 16. yüzyılda kurulan bu manastır bazen rahibelere bazen de rahiplere ev sahipliği yapmakta. Manastırın dışında güzel avlulu bir bahçe bulunuyor.

 - Saint Stephen Manastırları, Bizans İmparatoru Andronikos’un ziyaret ettiği manastır, 14. yüzyılda bir hac bölgesiymiş. 1500’lü yıllarda kutsal güçlere sahip olduğu inanılan Aziz Haralambos döneminde, inananların tedavi olup sıhhat bulmak için geldiği bir manastır olmuş. Azizin kafatası bugün St. Stephan Manastırı’nda bulunmaktadır. 20. yüzyılda Yunan iç savaşında freskler tahrip edilmiş. Almanlar, İkinci Dünya Savaşı’nda burayı bombalamış ve 1961 yılına kadar manastır terk edilmiş. Manastıra, bir köprü aracılığı ile kolayca ulaşılıyor.

Her ne kadar şu an inşa edilen merdivenler ve ufak patika yollar aracılığıyla yapılıyor olsa da o dönemlerde manastırlar arası ulaşım makaralara bağlı çek-çek asansörler ile gerçekleşiyormuş. Bazı kayaların yerden yüksekliği 550 metreyi buluyor! Ve yapılar arasındaki ulaşım ip köprülerden yapılıyor. Bazı manastırlarda ise çelik halatlarla çekme sistemiyle çalışan sepetler var.  Ağır eşya ya da insan taşımak için kullanılıyor. Gittiğimizde biz de bu ana denk geldik. Gerçekten inanılmaz! Kıyafet kısıtlaması olduğunu da belirteyim. Erkekler şortla giremiyor, kadınlar da uzun etek, elbise ve kollarını kapamış olması gerekiyor. Eğer kıyafetiniz uygun değilse; girişte belinize sarmanız için şallar veriliyor.

Yolumuzdan saparak Osios Loukas Manastırı’nı gezmeye gittik. Osios Loukas Manastırı ölene kadar bu bölgede yaşamış olan keşiş Loukas Stereiotis tarafından MS 953'te kurulmuştur. Köşesinde bir çan kulesi, güney tarafında yemekhane ve merkezinde iki bitişik kilise içerir. Theotokos'a adanan daha küçük kilise, 10. yüzyılda inşa edilmiş. Dört sütunlu kare tipinin bilinen en eski örneğidir, batı tarafında geniş, iki sütunlu bir nartekse ve iki kiliseyi birbirine bağlayan bir portikoya (küçük sütünlarla taşınan giriş sundurması) sahip. Duvarlar emaye işi duvarcılıkla örülmüş ve zengin tuğla süslemelerle dekore edilmiş. Çatı ve duvarların çoğu, 11. yüzyılın ilk yarısına tarihlenen duvar resimleriyle kaplıdır.1965 yılında keşfedilen Navi İsa'nın ünlü freski, 10. yüzyıldan kalma ve aslında kilisenin cephesine aitmiş ancak duvar kilisenin iç duvarı haline geldiğinde mermer plakalarla kaplanmış. 9 m çapında büyük, uzun bir kubbeye sahip. Kubbe iki katlı çapraz tonozlu şapel ile çevrili. Batı tarafındaki iki katlı bir narteks inşa edilmiştir. Kilise büyük, eski taş bloklardan inşa edilmiştir ve dış duvarları tuğlalar süslemesiz ve çok basit görünümde. Mozaikler, Orta Bizans dekoratif sanatının soyutlanmış stilini temsil eder ve 11. yüzyılın ilk yarısından kalmadır. Kubbe içindeki Pantokrator ve Başmelekler daha sonraki bir aşamaya aittir. Duvarların mozaik dekorasyonu batı cephesindeki şapellerde çağdaş duvar resimleri ile tamamlanmıştır. Mermer perde, 16. yüzyıla tarihlenen Michael Damaskenos'un ikonlarıyla süslenmiştir. Kuzey duvarda Ossios Loukas mezarı bulunmaktadır. Katholikon, 1593 yılında meydana gelen depremden zarar görmüş ve kubbesi çökmüş, ancak yeniden inşa edilmiştir. Manastır, 1943'teki bombardımanlarda tekrar ciddi hasar görmüş. Mozaik ve fresklerin korunmasına odaklanan restarasyon ile bugün müze olarak işlev görmektedir.

Akşama konaklamak için iki dağın arasındaki küçük bir o kadar da şık Yunanistan'ın Orta Yunanistan coğrafi bölgesine bağlı Phthiotis ilinde bulunan Lamia’ya geldik. Çok şık café ve restaurantların olduğu bir yer. Orta Yunanistan ve Phthiotis'in yönetim merkezi olan şehir.

Akşam geç saatte Atina’ya vardık. Gece konakladıktan sonra ertesi sabah Atina’yı gezmeye başladık.

Veee Atina. İlk gün gezimize otelimize on dakika uzaklıkta Monastiraki meydanı ile başladık. Burasına Atina’nın Sultanahmet’i diyebiliriz. Turistlerin yoğun bir şekilde ilk olarak ziyaret ettikleri mekanlar genelde tarihi mekan oluyor. Fakat kendinizi sadece turist bir bölge imajı ile sınırlamayın. Monastiraki çevresinde aynı zamanda oldukça güzel tavernalar da bulunuyor. Birçok Yunanlının buluşma noktası olan Monastiraki, daha fazla gençlerin takıldıkları bir bölge diyebilirim. Monastiraki Meydanı’nın bir tarafı trafiğe kapalı Ermou Caddesi’ne, bir tarafı gece hayatı ile ünlü Psiri semtine, bir tarafı da tavernaları ile ünlü Plaka’ya çıkar. Monastiraki aynı zamanda antikacılar çarşısı, bit pazarı ve hediyelik eşya dükkanları ile şehirdeki en uygun fiyatlı alışveriş bölgesidir.

Burada bulunan Cizderiye Camii; Monastiraki Meydanı’nın merkezinde büyükçe bir camii. Yunanlılar bu camiyi Tzisterakis olarak adlandırıyor. 1759’da Cizderiyeli Mustafa Ağa tarafından inşaa edilen camii ibadete kapalıdır. Günümüzde başka bir yerde olan Yunan Folk Sanatı Müzesi’nin bir parçasıdır ve içinde seramikler sergilenmektedir. Zeus Tapınağı’nın sütunlarından birinin kırılarak bu caminin yapımında kireç tozu olarak kullanıldığı düşünülmekle birlikte bazılarına göre de bu sütun Zeus Tağınağı’na değil yakınındaki Hadrian Kütüphanesi’ne aittir. Bu sütunun camide kullanılmasının şehre uğursuzluk getireceği söylentileri üzerine Mustafa Ağa valilikten alınmış, hatta bir kaç yıl sonra Atina’da baş gösteren veba salgını bu duruma yorulmuştur. Camii bugüne dek pek ibadet dışında pek çok amaçla kullanılmıştır. Kral Otto zamanında balo salonu, depo ve hapishane olarak kullanılması bunlardan bazılarıdır. 1915’te restorasyondan geçirilerek güçlendirilen camii 1918’de Yunan El Sanatları Müzesi, 1923-1973 arası Yunan Halk Sanatları Müzesi olarak kullanılmıştır. 1966’da ise Osmanlılardan sonra ilk ve tek kez, tekrar camii olarak ülkeyi ziyaret eden Suudi Kralı’na tahsis edilmiştir.

Hemen yanında Hadrian Kütüphanesi:Giriş Ücreti 4 €. Roma döneminden kalma bu kütüphane MS 1. yüzyılda İmparator Hadrian tarafından inşaa ettirilmiş fakat 3. yüzyılda Herulae istilası sonucu yıkılmıştır. Daha sonra binanın kalıntıları geç Roma döneminde yapılan şehir surları ile birleştirilmiştir. Bugün kütüphane dorik sütunları ile dikkat çekiyor.

İçinde bulunan Roman Agora’daki birçok tarihi yapının bulunduğu bu bölgedeki eserler Yunanistan’ın tarihine ışık tutuyor. Tüm bu tarihi bölgelere tek tek giriş ücreti vermek pahalı oluyor. Eğer bu tarz tarihi yapılara ilginiz varsa 30 € karşılığında tümüne girebiliyorsunuz (Akropolis de dahil). Atina’nın ilk ticaret merkezi Roman Agora MS 1. Yüzyılda yapılmış iki tanede önemli anıta sahiptir. Burası Sezar’ın babası Roman Agora adına inşa edilmiş. İçinde,

Rüzgâr Kulesi

Athena Archegetis Kapısı

Doğu Propilon

Fethiye Camii

Agoranomion

Vespasianae (Latrinae)

bulunmaktadır, Tek tek anlatmak istiyorum:

Fethiye Camii, Atina'daki Antik Roma Agorası'nın kuzey tarafında, Rüzgar Kulesi'nin yakınında yer alır ve Yunan kaynaklarına göre Orta Bizans döneminden (8.-9. yüzyıl) kalma Hristiyanlık mabedi olan bazilika kalıntıları üzerine inşa edilmiştir. Hristiyan kilisesi olan yapı, Atina Dükalığı'nın Osmanlı fethinden hemen sonra 1458 veya 1456 yılında Fatih Sultan Mehmed'in şehre yaptığı ziyaret sırasında camiye dönüştürülmüş. Cami hapishane, fırın, kışla ve un ambarı olmak üzere çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. 1935 yılında cami yıktırılmak istenmiş ancak Türk hükümetinin girişimiyle vazgeçilmiştir. Caminin restorasyonu 2017 yılında bitmiştir.

Tower of the winds Atina'da Roma Agorası'nda bulunan bir sekizgen mermer kule. Kule, güneş saati, su saati ve rüzgâr gülünü içermekte olup dünyanın ilk meteoroloji istasyonu olarak kabul edilir. Binanın sekiz tarafının her biri pusulanın bir yüzüne bakar ve bu yönden esen rüzgarları temsil eden kabartma figürlerin bir friziyle süslenmil; aşağıda, güneşe bakan taraflarda, güneş saatinin hatları vardır.

Antik yerlerden çıkıp biraz da kafa dağıtmak istedik. Ebette en güzel hali alışveriş yapmak.

 

Monastiraki Meydanı’na çıkan Ifestou Caddesi üzerinde kurulu olan Bit Pazarı (Athens Flea Market), antika eşya satan dükkanları ile İzmir Kemeraltı Çarşısı ile İstanbul’daki Eminönü çevresini andıran bir görünüme sahip. İğneden ipliğe birçok farklı ürünün satıldığı Bit Pazarı, tamamında ikinci el satan tezgahları kapsamasa da daha çok tekstil, sebze-meyve ve hediyelik eşyacıların sıralandığı bir yer.

Bu kadar alışveriş yeter gezmeye devam. Akropol’ün kuzey yamaçları ile şehrin merkezi, Atina’nın en eski ve en sevilen semtlerinden biri olan Plaka bulunur. Bir semt düşünün ki uzun ince sokaklar boyunca sıralı olarak dizilmiş iki katlı cumbalı evler. Ve o evlerin pencerelerinden sarkan renk renk çiçekler ve kapı önlerinde duran saksılar. Sintagma Meydanı ile Monastiraki Meydanı ortasında, Akropolis’in hemen eteklerinde bulunan Plaka şehrin turistik mekanlarından olmasıyla beraber yerel halkın da sıkça ziyaret ettiği bir semt. Sokakların sağında, solunda büfeler, restoranlar, butikler var. Bölge Osmanlı zamanında Türk mahallesi olarak geçmektedir.

Akropolis’e gitmeden önce dünyaca meşhur Akropolis müzesine uğramadan olmaz. Müzede heykeller, frizler, tarihi eserleri ne varsa sergileniyor. Hatta Akropolis’de bile yer alan bir çok tarihi eser, koruma amaçlı burada sergileniyor. En enteresanı ise, bu müze zaten tarihi alan üzerine kurulu. Yani etrafa bakmak yerine bazen bastığınız yere bakıp, cam kaplı zeminin altında yer alan tarihi şehri görebilirsiniz.

Eserler üç katta sergileniyor. Birinci katta Akropolis’in yamaçlarından çıkarılan tarihi eserler sergileniyor. Sanki Akropolis’ie tırmanıyormuş hissi ile uzun ve dik açılı bir koridordan yukarı çıktığınızda Nike ve Erectheion tapınakları ile ünlülerin evlerinin içinde bulunan tarihi eşyalar ve heykelleri görebiliyorsunuz. Bununla birlikte aynı katta Akropolis’te bulunan Erectheion, Nike Tapınağı ve Propyleae gibi binaların maketleri yer alıyor. En üst kata çıkıldığında ise müzenin en etkileyici kısmına geliyorsunuz. Sadece Parthenon’a ayrılan bu katta çepeçevre Parthenon’un çatısında yer alan heykel ve resimlerden kalanlar sergileniyor. Müzede resim çekmek maalesef yasak. Ancak ben flaşsız bir şekilde eserlere zarar vermeyecek biçimde bazı resimleri kaçak olarak çekmeyi başardım.

Sonunda vardık. Şehrin tam merkezinde 152 metre yükseklikte yer alan Akropolis tapınağı...En büyüğü. MÖ 5 yy’da inşa edilmiş. Yunan mimarisinin en büyük eseri olarak kabul ediliyor.

Binanın dış cephesinde kullanılan heykeltıraşlığın Yunan sanatının en yüksek noktası olduğu düşünülüyor. Antik Yunan’ın ve Atina’nın sembolü. Eskiden hazine olarak kullanılmıştır. Osmanlı zamanından sonra burası cami olarak kullanılmış. Sonradan cephanelik olarak kullanmışız. Venedik savaş topu tarafından vurulmuş ve ciddi zarar görmüş. Zaten içindeki bir çok eser İngiltere’de. Oraya zamanında çalınarak götürülmüş.

Akropolis adını “Yukarıda bulunan şehir” anlamına gelen eski Yunan dilinden alıyor. Zaten o yüzden burası şehrin üst kısmında kurulmuş. O dönemlerde hep önemli yerlerin böyle Akropolis’i olurmuş. Bu yerlerde tapınaklar, hazineler ve önemli yapılar bulunurmuş. Böyle tepelerde kurulurlarmış ki, böylece savaş anında koruması kolay olsun. Akropolis’in tarihi ise M.Ö yaklaşık 3000’e dayanıyor. Aslında hani fotoğraflarda gördüğünüz büyük yapı var ya! Aslında o bina Akropolis değil. Akropolis bu bölgenin adı. O binanın adı ise, Parthenon.

Akropolis’e ilk girerken gireceğiniz büyük kapı Propylaia.. Propylaea aslında Akropolis’in giriş kapısı. Şimdilerde pek fazla bir şey kalmamış. Ancak Berlin’de bulunan Brandenburg Kapısı birebir kopyası olarak tasarlanmış.

Herodes Atticus Tiyatrosu. M.Ö. 161 yılında dönemin zenginlerinden Herodes Atticus tarafından eşi Aspasia Annia Regilla'nın anısına inşa ettirilmiş. Aslen üç katlı bir taş duvarla ve Lübnan kerestesinden pahalı bir sedir ağacından yapılmış ahşap bir çatı ile dik bir eğimli tiyatroymuş. M.S. 267’de Heruli’nin yıkıp yıktığı yere kadar bozulmadan kalmış. 5000 kişi seyirci kapasiteli. Burası music hall olarak kullanılırmış. Ancak turistlerin ziyareti için kapalı. Sadece önemli günlerdeki gösteriler için açılıyor.

Dionysos Tiyatrosu Eleuthereus, Atina'daki büyük bir tiyatrodur ve Atina Akropolü'nün dibinde inşa edilen dünyanın ilk tiyatrosu olarak kabul edilir. Dionysos şarap ve bağ tanrısı. Şarabın sadece sarhoş ediciliği değil, sosyal ve faydalı etkilerini temsil eder. Zeus ve Semele’nin oğludur. Tiyatro, 'drama' ya da 'tiyatro''nun ilk yaratıldığı zaman inşa edilmiş. İlk dramanın M.Ö. 530'da Thespis tarafından sunulduğu düşünülüyor. Bu dramalar muhtemelen Agora'da yapılmış.

Dionysos Tiyatrosu'nun üstünde, Bizans Dönemi'nde ilk kez Panagia Spilotissa kilisesi bulunan bir mağara (spilia) bulunuyor. Antik çağda, mağara M.Ö 320'de Thrasyllos tarafından yaptırılan bir Dionysos tapınağıydı ve bu tapınaktan hala iki İyon sütunu kalmıştır. Kiliseye ulaşım, Dionysos Tiyatrosu'nun en yüksek noktasında başlayan zor bir yoldan mümkün.

Partenon’un hemen arka kısmında yer alan ve karyatid heykelleri ile M.Ö. 5 yy’da inşa edilen Tanrıça Athena ve Tanrı Poseidon için yapılmış olan tapınak Erekhtheion. Yarışmanın yapıldığı alandır bu yüzden tapınağın yanında Athena’nın yaptığı ağacı simgeleyen bir zeytin ağacı sürekli olarak bulunur. Burası Bizans döneminde kilise, Osmanlı döneminde konut olarak kullanılmış bir tapınak. Yalnız burada yer alan kadın heykellerinin orjinalleri Akropolis Müzesinde. Burada görünenler birebir aslına benzetilerek sonradan yapılanlar.

Artık yorulduk yavaş yavaş otele dönüyoruz. Akropolis’den günbatımını da güzel bir manzara eşliğinde Akropolis’in karşısında yer alan ormanlık araziden görebilirsiniz. 10 dakika yürüme mesafesinde yer alan bu tepeden harika Atina ve Akropolis manzarasını görülmektedir. Burası aynı zamanda Socrates’in hapis edildiği zindan, kilise ve bir çok tarihi kalıntınında görülebileceği açık hava müzesi.

Dur gün bitmeden bari geniş bir alana yayılan Agora’nın içinde bir çok eski ve restore edilmiş tarihi yapıyı da gezelim bari. Bunlardan biri Antik Yunan agoralarının olmazsa olmazı olan bir “stoa” vardır. Stoa’lar halkın güneşten veya yağmurdan korunması amacı ile inşaa edilmiş üstü kapalı uzun ve yarı kapalı alanlardır. Atina Agorası’nda restore edilmiş olan 18 metre uzunluktaki tarihi “stoa” bugün müze olarak kullanılmaktadır. İlk yapımı günümüzden 2600 yıl önceye (MÖ 6. yy) dayanan bu stoa MÖ 399’da Sokrates‘in yargılandığı yerdir.

Agora’nın içinden bir patikayı takip ederek Agora Tepesi’ne (Kolonos Agoraios) çıkabilirsiniz. Tepede Atina’nın en güzel tapınağı olan Hephaistos Tapınağı’nı mutlaka ziyaret ediniz. MÖ 5. yüzyıldan kalma bu çok eski tapınak kiliseye çevrilmiş olması sebebi ile yıkılmaktan kurtulabilmiş ve bugün dünyadaki en iyi korunmuş Antik Yunan tapınağıdır. Demircilikle uğraşan ve ateşler tanrısı olan Hephaistos’a adanan bu tapınak 6 sıra halindeki 13’er sütun üstünde yükselir. İyonik tarzdaki frizleri Parthenon’dan esinlenilmiştir.

Agora’da görülmesi gereken üçüncü önemli tarihi yapı ise Kutsal Havariler Kilisesi (Church of the Holy Apostles)’dir. Agora’nın olduğu bölgede eskiden modern binalar bulunuyordu. Arkeolojik kazılarla Agora’yı ortaya çıkartmak için bu binaların tamamı yıkılmıştır. Yıkılmadan bırakılan kalan tek yapı ise 10. yüzyıldan kalma, 1000 yaşındaki bu minik kilisedir. Kilise “su perilerini kutsamak için yapılan” bir su kaynağının üstüne inşaa edilmiştir. Dış cephesinde seramik taşlarla yazılmış kufi tarzda süsleme ve yazılar vardır. Bizans tarzındaki kilise içeriden 4 sütun üzerine oturur. Kubbesi içeriden Pantokrator İsa, Vaftizci John ve kerubim (kanatlı melekler) ve başmelek freskleri ile süslenmiştir. Bu freskler ve duvarlardaki diğer ikona ve resimler dönemine aittir ve orjinaldir.

O kadar yoldan sonra acıkmış olmanız gerekir. St. Veranda buradaki en iyi tavernalardan birisi. Saganaki cheese, Souvlaki, Meetballs ve Moussakka (Türkiye’deki musakka değil, kıyma-patates-patlıcan ve üzerinde de beşemal sos olan bir yemek) harika. Enerjimizi topladık.

Yunanistan’da hemen hemen bütün yemeklerde porsiyonların yanında limon servis edilir. Et, tavuk ve balık, genellikle limon sıkıldıktan sonra yenilir. Yunanistan’da restoranlarda ya da lokantalarda alkol şişeleri hep küçük boy olarak servis edilir. Bunun sebebi ise alkol sarhoş olmak için değil eğlenmek için içilmesindendir. Domates, salatalık, peynir sabah kahvaltısı haricinde tüm öğünlerde yenilir. Dört bir tarafa nam salmış Greek Salad’ın içinde feta, yani beyaz peynir vardır. Yunanistan’da sofradan kalkana kadar hiçbir servis tabağı ya da bardak masadan kaldırılmaz, sofra temizlenmez. Restorantlarda hesabı ödeyene kadar hiçbir garson önünüzden tabak-çatal-bardağınızı gelip almaz. Aksi halde saygısızlık olarak kabul ediliyor.

Bu günü de 28,860 adım ile bitirdik.

Yeni bir gün. Sabah kahvaltıdan sonra gezimize başladık. Exarchia Meydanı (Exarchia Square) “Aman ha anarşistler var o bölgelerde. Dikkatli olun” dedikleri ancak bizim hiçte böyle birşeyle karşılaşmadığımız, özellikle sokak sanatı konusunda şehrin nabzının attığı yer... Yunanistan’da ciddi işsizlik ve ekonomik sıkıntı var. Dolayısıyla gençler, isyanını duvarları boyayarak göstermiş. Çok başarılı grafitiler sokaklarda bulunmakta...

Atina’nın Nişantaşı semti diye bilinen Ermou Caddesi. Hatta mimari olarak da aynı diyebiliriz. Sadece Ermou biraz daha küçük ölçekli. Burası Sintagma Meydanı’ndan başlayıp, Monstraki Meydanı’ndan geçerek Keramikos ören yeri yakınlarında son bulan bir caddedir.

Sintagma Meydanı’ndan yürüyerek 10-15 dakikada ulaşacağınız Kolonaki için her ne kadar eski ışıltısını biraz kaybetmiş olsa da Atina’nın Nişantaşı ayarındaki semti denir. Daha şık ve modern butik kafeler ile açık havada gençlerin toplandığı kafelerle dolu bir sokak ilginizi çekebilir.

Atina’nın merkeze en yakın eğlence bölgesidir. Monastiraki Meydanı’ndan 5-10 dakika yürüme ile ulaşacağınız Psirri’de geleneksel tavernalar bulamazsınız. Burası barlar ve gece kulüpleri ile doludur.

Syntagma Meydanı (Anayasa Meydanı) Atina’nın Taksim meydanı. Şehrin ulaşım ağı açısından da tam kalbi. Aynı zamanda ülkede önemli bir olay olunca da halk burada toplanmakta. Sintagma’nın Türkçe anlamı “anayasa”dır. Bu isim, 1843’te meydana gelen ve kralın yetkilerinin sınırlanmasıyla sonuçlanan ayaklanmadan gelir. Geniş, mermer bir meydandır. Doğusunda Yunan Parlamentosu bulunur. Zappeion Binası (Parlamento Binası) öncesinde sarayken, daha sonradan parlamento binası olarak kullanılmış. Devlet adamları, politikacılar ülkeyi buradan yönetiyorlar. Burası önemli seremoniler veya toplantılar için kullanılan bir bina. 1874 yılında inşa edilen bina tam 14 yıl sonra tamamlanmış. 1896 Yaz Olimpiyatları’nda kullanılmış.

Parlamento binasına gelmemizin nedeni, askerlerin her saat başı nöbet değişimini izlemek. Bu askerler hic kıpırdamadan bir saat beklemekteler. Eğer saçları vs bozulursa silahlarını havaya kaldırmaktalar bu da orada bekleyen görevli askerin gelip düzeltmesi demekmiş. Bu askerler genelde 18 yaşları civarında. Yürürken ayaklarını yere sürtmelerinin sebebi de Türkleri korkutup, kaçırmakmış.

Parlamento binasının hemen arka kısmında yer alan National Gardens 1850’de tamamlanmış ve 15,5 hektarlık geniş bir alanı kaplamaktadır. Hep yeşil kalan ağaçları, devasa palmiyeleri, renkli turunç ağaçları, ünlü isimlerin büstleri, toprak yürüme yolları ve küçük ölçekli hayvanat bahçesiyle Atina gezilecek yerlerden biri.

Buradan Sintagma Meydanı ve Parlamento Binası’nın yanı sıra Zeus Tapınağı’na da yürüyüş yapabilirsiniz.

Presidental Palace. Yunanistan cumhurbaşkanının resmî ikametgâhı olan saraydır. Saray, 1897 yılında inşa edilmiş olup Atina'nın şehir merkezinde Heredos Attikos Caddesi üzerinde yer almaktadır. Eskiden, Yunanistan kralının ikametgâhı olan saray 1974 yılında cumhuriyetin ilan edilmesinden bu yana cumhurbaşkanının ikametgâhıdır.

Panathinaiko Stadyumu. Güzel mermerli anlamına gelen bu stadium 1896’da ilk Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapan ve bütün stadyumun mermerden inşa edilmiş. Kallimarmaro (güzel mermerli) adıyla da bilinir. Dünyadaki en eski stadyumlardan biridir ve tamamen beyaz mermerden yapılan tek stadyum olma özelliğini taşır. 1896’daki ilk Olimpiyat oyunlarına, 1906 Ara Olimpiyatları’na, 2004 Yaz Olimpiyatlar’nda okçuluk müsabakalarına ve maraton finaline ev sahipliği yapmıştır.

Temple of Olympian Zeus (Muhteşem Zeus Tapınağı) MÖ 6 yy’da başlanan bu devasa tapınağın yapımı Hadrian tarafından tamamlanmış. Aslında 104 tane sütun varmış. Ama 15 tanesi ayakta kalabilmiş. Burası Yunan toprakların bilinen en büyük tapınak ve Zeus’a adanmış bir tapınak. Sonraki yıllarda saldırılara maruz kalmış ve eski ihtişamlı görüntüsünü kaybetmiş.

First Cemetery of Athens Olimpos Zeus Tapınağı ile Panathinaiko Stadyumu arasında yer almaktadır. 1837'de yapılmış olup çam ve selvi ağaçları ile büyük yeşil bir alana sahiptir ve Yunan veya yabancı ünlülerin gömüldüğü yer olarak bilinmektedir. Burada gömülü olan ünlüler; Alman arkeolog Henrich Schliemann, Nobel edabiyat ödüllü Giorgos Seferid, aktrist ve politikacı Melina Merkouri.

Antik Yunan filozofu Aristoteles'in okulu “Lykeion” aslında Lise anlamına gelse de Peripatos diye de anılmıştır. Aristoteles derslerini çoğunlukla yürüyerek işlermiş. Peripatos da Yunanca'da gezinenler demektir. Aristoteles derslerini bu şekilde işlediği için bu okul "Gezinenler" olarak da anılmıştır.

Kolonaki, Lycabettus Tepesi’nin eteklerinde yer alan zengin bir semttir. “Küçük sütun” anlamına gelen ismi, daha semtte yerleşim yokken meydanda bulunan iki metrelik sütundan gelir. Burada çeşitli müze ve modern sanat galerilerinin yanı sıra birçok kaliteli restoran ve kafe de yer alır. Kolonaki’den Lycabettus Tepesi’ne yürüyerek veya fünikülerle çıkabilirsiniz.

Atina’nın İstiklal Caddesi sayılan Ermou Caddesi’nin ortasındaki Bizans kilisesi Panaghia Kapnikarea Kilisesi. Kilise 19. yy’da Bavyera Kralı I. Ludwig’in araya girmesi ile yıkılmaktan kurtulmuştur. 11. YY Bizans mimarisinin bir örneğidir. Kilisenin içi 19 yy’da yapılan orta Bizans tarzındaki ikonalar ile süslenmiştir.

Yunanistan’da akşam olunca hangi tavernaya gitsem acaba diye düşünebilirsiniz. Plaka bölgesi bu konuda biçilmiş kaftan. Çok güzel tavernalar bulunuyor. Burada tavernalar 20.00 itibariyle canlı müziğe geçiyor. Birçoğu bizde de var diyeceğin şarkılar söylüyorlar. Masana öncelikle su geliyor. Burada adet zaten istemeden bir sürahi su her mekanda gelir. Sonrasında, siparişini veriyorsun. Yazın çoğu yer rezervasyonsuz almaz. Bu mevsimde ise tam tersi hoşuna giden yere sokaktan geçerken girebiliyorsun. Biz Plaka’da Taberna Saita seçtik. Buranın yemekleri meşhurmuş ve nitekim yediğimiz Fried zucchini, Fried coldfish with garlic sauce, Grilled sardines ve greek salad harikaydı.

Ertesi gün, Atina'ya oldukça yakın bir liman kenti olan Pire. Biz Pire'nin ayrı bir şehir olduğunu bilmiyorduk, Atina'nın deniz kenarındaki semti sanıyorduk. Aslında çok da haksız değiller. İç içe geçmiş iki şehir gerçekten de. Sadece 12 km mesafede yer alan şehrin nüfusu yaklaşık 200.000. Yunanistan'ın en büyük üçüncü şehri olan Pire aynı zamanda ülkenin en büyük limanına ev sahipliği yapıyor. Pire limanı yolcu taşımacılığı anlamında da Avrupa'nın en yoğun limanlarından birisi. Özellikle Yunan adaları ile kıta Yunanistan'ının bağlantısı buradan sağlanıyor.

Pire’nin üç farklı limanı var. Bunlardan ilki yük ve yolcu gemilerinin hiç eksik olmadığı ana liman. Her yıl 20 milyondan fazla yolcu ağırlayan ana limanın 12 farklı kapısı var. Baştan sona yürümek için yarım saate ihtiyacınız olduğunu söylemeliyim.

İkinci liman Marina Zea, ya da diğer adıyla Paşa Limanı. Orijinal adı Zea olsa da Osmanlının buralara gelmesinden sonra Paşa Limanı olarak anılmaya başlanmış. Sebebi de Osmanlı donanması ile paşalara ait gemilerin bu limanda demirlemesi olarak biliniyor. İsim o kadar kabul görmüş ki bugün dahi yerli halkın isim olarak Paşa Limanını kullanmaktadır. 2004 yılındaki Olimpiyat Oyunlarından önce tamamen yenilenen limanın kapasite toplamı 674. Birbirinden lüks yatlarla demirlediği limanın etrafında yürüyüş yolları, lüks markalara ait dükkanlar, kafe-restoranlar ve oldukça büyük bir plaj bulunuyor.

Pire'nin en küçük limanı Türk limanı, mübadele zamanında Türkiye'den Yunanistan'a gelen Rumlardan bazıları bu limanı kullandığı için adı Turcolimano. Burası gerçekten oldukça küçük bir liman. Hatta belirli bir noktadan sonra araçların dahi ilerleyemediğini söyleyebilirim. Büyüğünden küçüğüne balıkçı tekneleri ve yatlar, kara tarafında kışlık deniz tarafında ise yazlıkları bulunan sıra sıra taverna, kafe ve restoranlar ile oldukça keyifli bir yer.

Şehrin en büyük kilisesi ve katedrali Agia Triada. Ocak 1944'deki bombardımandan sonra yenilenen katedral Bizans mimarisi taşıyor. Tuğla dış yapısı ile oldukça etkileyici görünen katedralin iç genişliği yaklaşık 840 metrekare. Hemen biraz ilerisinde yer alan Agios Nikolaos ise 19. yüzyılın sonlarında inşa edilmiş. Pire'deki nikah törenlerine de ev sahipliği yapan kilise mavi kubbesi ve mermer dış cephesi ile dikkat çekiyor.

Zea Limanının güney tarafı şehrin en önemli müzesine ev sahipliği yapıyor: Pire Arkeoloji Müzesi. Müzede antik tapınak ve kentlerde yapılan kazılardan elde edilen heykeller, madeni paralar ve diğer eserler sergileniyor. Müzedeki en değerli eser ise tanrı Apollon'u gerçek boyutlarında gösteren bronz heykel, Artemis'in iki heykeli ve mermer aslan heykeli Moshato.

Pire'deki bir diğer önemli müze ise Helenik Deniz Müzesi. Zea Limanının hemen girişindeki müzede savaşlarda kullanılan malzemeler, Yunan medeniyetinde denizciliğin önemi ve eserleri hakkında pek çok eşyayı görebiliyorsunuz.

Güneye inmek için yola koyulduk. Güney Yunanistan’ın büyük bir kısmını içine alan, dut yaprağı biçimindeki denize uzanan kara parçası Peloponnese veya bizim bildiğimiz adıyla Mora yarımadası. Morea, Latince’de dut anlamına gelmektedir. Buraya kadar gelmişken de gezelim dedik. Korinth kanalı, Korinth körfezi ile Saron körfezini birbirine bağlayan bir kanaldır. Aynı zamanda Korinth kanalı, Yunanistan’ın anakarası ile Mora Yarımadasını birbirine bağlıyor. Korint kanalı, Mora yarımadasını dolaşmak durumunda kalan gemilerin karşılaştıkları zor ve tehlikeli şartlara çözüm amacıyla yapılmıştır. Süveyş, Panama ve Kiel Kanalları ile birlikte dünyanın en önemli 4 kanalından birisi olarak gösterilen Korint Kanalının yapımına 1881 yılında başlanmış. İnşaatı 12 yıl süren kanal Ege Denizi ile İyon Denizini birbirine bağlıyor. Aslında bu bölgede gemilerin geçişi için bir kanal yapılması fikri çok öncelere, MÖ 7. yüzyıla kadar gidiyor. O zamanın teknoloji şartlarında bu işin olmayacağı anlaşılınca "Diolkos" olarak bilinen taş kaplı bir nakliye yolu yapılmış. Sonrasında Roma egemenliği zamanında gemiler, tıpkı İstanbul'un fethinde olduğu gibi, kütükler üzerinde karşı tarafa taşınmış. Ege tarafındaki Saronik Körfezi ile İyon tarafındaki Korint Körfezi geçişini gemiler için yaklaşık 400 km tasarruf sağlayan kanal 1893 yılında tamamlanmış. 6,3 km uzunluğunda, 24,6 metre genişliğinde ve 8 metre derinliğindeki kanal büyük gemilerin geçişine uygun değil. Bugün için daha çok orta boy gemilerin kullandığı kanal turistik bir özellik taşıyor. Yunan turizm firmaları her yıl binlerce misafiri kısa süreli bir Korint Kanalı gezisine getiriyorlar. Yaz dönemlerinde kanalın belli yerlerinde yüksek bir ücret karşılığında bungee jumping de yapılmakta.

Burada gezilecek en önemli yer Antik Korint şehri. Neolitik zamanlarda kurulan kasaba, M.Ö. 146 yılında, bir yüzyıl saonra yeniden inşa eden Romalılar tarafından yağmalanmış. İmparatorların himayesinde 750.000 nüfusa sahip olan kasaba, St Paul'un MS 52'de buraya saldırdığı gerçekleştirdiği adli yaşam ile ün kazanmış. Yapılan kazılar ile, Bizans zamanlarında meydana gelen depremlerle tahrip olan kentin büyük bölümünü ortaya çıkarılmış. Kalıntılar, Yunanistan'ın en büyük Roma kentini oluşturduğunu göstermektedir. Aşağı şehrin en gösterilişli yapısı olan Apollon Tapınağı, MÖ 46'da Romanlılar tarafından inşa edilmiş. Ayrıca En güney köşesinde, yoğun basamaklı bir rampa tapınağın terasına çıkar.

Yol boyunca ilerlerken ziyaret ettiğimiz bir digger önemli antik şehirde ünlü Miken Akropolü. Yunanistan'ın en önemli şehirlerindenefsanevi Agamemnon'un eviolan antik Mycenae (Miken Akropolü) deAgamemnon'un mezarı ve bu kudretli şehri koruyan Kiklop surlarının kalıntıları bulunmaktadır. 400 yıl boyunca (MÖ 1600–1200) bu krallık Yunanistan'da en güçlü krallığıymış.J.L.S.Bartholdy'nin içeriği dolaysıyla çok tartışılmış olan eserinde (1807) Miken' (Mikene, Mykenai) de ki Aslanlar Kapısı, buranın en belirgin kabartma anıtı olması nedeniyle Miken'in tipik görüntüsü haline gelmiş. 1874 yılında arkeolog Henri tarafından ortaya çıkarılmış, müstahkem palaka kompleksi, sofistike kale mimarisinin ilk örneklerinden biridir. O zamanlar sadece egemen sınıf bu tepe sarayına yaşarmış, zanaatkarlar ve tüccarlar şehir surlarının hemen dışında yaşarlarmış. Bölge MÖ 1100'de terk edilmiş. Buradaki en önemli eser Aslan Kapısı. MÖ 13. yy'da, duvarların etrafını örtmesi için Mezar Çemberi A'nın çevresine dikilmiş. Adını lentoya oyulmuş aslanlardan almış. Bir diğer önemli eser de Atrius’un Hazinesinin bulunduğu mezar. Ölülerini yakan Yunanlıların aksine, Mikeneliler ölenlerini mezarlara gömmekteydiler. Atreus Hazinesindeki bu mezarda, Miken kralı silahlarıyla ve yeraltı dünyasındaki yolculuk için yeterli yiyecek ve içecekle birlikte gömülmüştür. Atreus Hazinesi, Tholos mezarlarının en göze çarpanıdır. Sahanın güney ucunda yer alan mezarlar, M.Ö. 14. yüzyıldan kalmadır ve Yunanistan'daki iki odalı iki mezardan biridir. Düzgün sıralı taşlarla süslü 36 mt derinlikdeki ikinci odada ölünün kemikleri bulunmaktadır. Saray duvarlarının dışında bulunan tonoz mezarları, ardarda yığma çemberleri kullanılarak inşa edilmişt, her bir kat, mezar tek bir taşla kapanıncaya kadar çapını düzenli olarak içe doğru sıkıştırılmış. Girişin üzerinde 9 metre uzunluğunda bir lento taşı durmaktadır; Neredeyse 120 ton ağırlığında, olan bu taşın nasıl yerleştirildiği halen bilnmemektedir. Bu da aslında Mycenaean'ın inşaat konusunda çok iyi olduğunu göstermektedir.

Efsaneye göre, Yunan mitolojisinde Miken kralı olarak geçen Agamemnon, Atreus ile Aerope’nin oğlu ve Sparta kralı olan Menelaos’un da kardeşidir. Truva Savaşı’nda ordunun başına geçerek askerleri yöneten de Agamemnon olmuştur. Agamemnon, kralların kralı olarak da geçer. Mitoloji anlatılarına göre Zeus; Aiakos Ocağı’na güç, Amythaon Ocağı’na bilgelik, buna karşın Atreus Ocağı’na (Agamemnon’un soyu) ise, zenginlik vermiştir.Agamemnon, Klytemnestra ile evliydi. Bu evlilikten Orestes adında bir erkek çocuk ile Elektra, İphigeneia ve Khrysothemis adında üç kız çocuğu dünyaya geldi. Agamemnon ve ailesinin yaşadıkları, pek çok tragedyaya da esin kaynağı olmuştur. Yaşadıkları trajik olayların çoğu, Agamemnon’nun atalarından olan Tantalos’un tanrılar tarafından lanetlenmesi sonucu olmuştur.Tanrılar ölümlülerde aşırılığı sevmez ve genelde bireysel olarak cezlandırırlardı. Bazen de Atreusoğulları (Agamemnon’un soyu) sülalesinde olduğu gibi lanet tüm aileyi kapsardı. Agamemnon’un atalarından olan Zeus’un oğlu Tantalos, tanrılarca sevilir ve sofralarına çağırılırdı. Daha sonra Tantalos bağışlanamaz bir suç işledi. Bu suçla ilgili iki farklı hikaye anlatılmaktadır. Birincisinde, Tantalos ölümlülere tanrısal sırları açıklamıştır; diğer anlatımda ise, öz oğlu Pelops’u öldüren Tantalos, tanrıların öngörü yeteneğini sınamak için oğlu Pelops’u onlara yemek olarak sunmuştur.

Bugünkü durağımız, Mora Yarımadası’nda (Peloponnese-Peloponnesus) yer alan liman şehri Nafplion, Yunanistan’ın en romantik şehiri. Mora Yarımadasında bulunan Argolis yönetsel bölgesinin başkenti olan Nafplio'nun nüfusu yaklaşık 15.000. Efsaneye göre denizler tanrısı Poseidon'la Argos kralı Danaos'un kızı Amymone'un oğulları Nafplios tarafından kurulmuş. Spartalılar, Bizanslılar, Frenkler, Venedikliler derken şehir 1540'da Osmanlıların eline geçmiş. 1686'da Venedikliler şehri yeniden ele geçirmiş ve bu süreçte Palamidi'yi inşa etmişler. İnşaat bitmiş, ertesi yıl Osmanlılar şehre yeniden hakim olmuşlar ve 1822'de elde edilen bağımsızlığa kadar şehri yönetmişler. Nafplio, 1828-1834 yılları arasında bağımsız Yunanistan'a başkentlik yapmış. Sonradan başkent Atina'ya taşınınca bir süre önemini kaybetmiş gibi görünsede 20. yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte turizm, balıkçılık ve liman merkezi özelliğini kazanmış.

Şehirde 3 kale var. 216 metre yükseklikte yer alan Palamidi Kalesi neredeyse şehrin her noktasından görülebiliyor. Venedikliler tarafından savunma amaçlı yapılmış ama daha sonra hapishane olarak kullanılmış. İşin ilginci bağımsızlık savaşının kahraman komutanı diye tarihe geçmiş Theodoros Kolokotronis’in Otto’nun krallığında önce Bavyera rejimine karşı olmasından dolayı burada hapsedilmiş ve burada hücresi var. Kalede 8 kale burcu, surlar, kilise, su tankları mevcut. Yaklaşık 216 metre yükseklikte. Venedikliler tarafından 1711-1714 yılları arasında, böyle bir kale için oldukça kısa sayılabilecek bir sürede inşa edilmiş. Savunma amaçlı olarak inşa edilmesine rağmen hemen bir yıl sonra 1715 yılında Osmanlılar tarafından işgal edilmiş. 29 Kasım 1822'de Yunan isyancılar Osmanlıları Palamidi eteklerinde bozguna uğratıp bağımsızlıklarını ilan etmişler. Sonrasında Palamidi yaklaşık 100 yıl boyunca hapishane olarak kullanılmış ve bu dönemde şehirden kaleye kadar 857 basamaklık merdivenler inşa edilmiş.

Palamadi Kalesinin alt tarafında ise Naplio’nun en eski kalesi Akronafplia bulunuyor. Bu bölgenin tarihi Bronz Çağ’a kadar uzanıyor. Osmanlılar kaleye “İç Kale” demişler. Romalılar, Venedikliler ve Osmanlılar derken kale bugünkü görünümüne kavuşmuş. Çan kulesinin bulunduğu bölgeden harika bir Nafplio manzarası var.

Denizin ortasında küçük adacığın üzerinde yer alan Bourtzi Kalesi 1471 yılında Venedikliler tarafından savunma amaçlı yaptırılmış.

Nafplio'nun kalbi, Syntagma Meydanı. Neredeyse tüm anıtsal binalar ya bu meydanda ya da bunu kesen sokaklarda yer alıyor. Meydanın zemini tamamen mermerden inşa edildiği için nefis bir görsellik sunuyor. Daha çok neoklasik tarzda inşa edilmiş tarihi binalar, alt katlarındaki restoran ve kafelerle bütünleşmiş durumda. Osmanlı döneminden kalma minaresiz iki camive Arkeoloji Müzesi ilk göze çarpanlar. 19. yüzyıl mimarisinin en güzel örneklerinden birisi olarak kabul edilen meydanın batı tarafı tamamen Arkeoloji Müzesine ayrılmış. 1713'de Venedikliler tarafından cephanelik olarak inşa edilen bina askeri karargâh olarak da kullanılmış. Uzun yıllar restorasyon süreci nedeniyle kullanılmayan bina 2009 yılında müze olarak faaliyete geçmiş. Arkeoloji Müzesinin sol tarafında üst bölümde Trianon (Ağapaşa Cami) bulunmaktadır. 1500'lerin sonlarına doğru cami olarak inşa edilen yapı Nafplio'nun en eski yapılarından birisiymiş. Osmanlı zamanında Ağa Camii olarak bilinen ve bugün için yerel tiyatroya ev sahipliği yapan binanın şimdiki adının cami ile bir ilgisi yokmuş. Sadece çok eskilerde burada sahnelenen bir oyunun adından alıyormuş ismini. Diğer eski cami Vouleftikon (Vuleftiko Cami); ya da "Parlamento" olarak adlandırılan gri taş bina Osmanlılar tarafından 1730’da inşa edilmiş. Yunan devletinin ilk parlamento binası olmuş, sonrasında ise hapishane olarak kullanılmış Bugün konser ve gösterilerin düzenlendiği yapının hemen arka tarafındaki bitişik bina ise zamanında medrese görevi görmüş.

Nafplio'nin en hareketli ve uzun sayılacak sokağı Vasileos Konstantinou’den devam edecek olursanız Plateia Trion Navarchon (Üç Amiraller Meydanı) meydanına çıkılıyor. 1827 yılında Mora Yarımadası’nın batı kıyısındaki Navarin koyunda Osmanlılarla savaşan ve galip gelen İngiliz, Fransız ve Rus donanmalarının komutanlarına ithafen meydana bu isim verilmiş. Meydanda Belediye Binası, Yunanistan’ın ilk kralı Otto’nun (Othona’nın Alman olduğunuda belirteyim.) heykeli ve anıtlar bulunuyor. Yolun sonu Platia Trion Navachon'a çıkıyor ya da daha bilindik ismiyle "Üç Amiraller Meydanı". 1827 yılında Osmanlılarla Navarin'de savaşan ve galip gelen İngiliz, Fransız ve Rus donanmalarının komutanlarına atfen isimlendirilen meydan çok büyük değil. Meydanda, orijin olarak Yunanistan'ın ilk yüksek okul binası olarak inşa edilmiş olan şimdiki Belediye Meclis Binası, bir zamanlar Yunanistan'ın ilk kralı Otto'ya ev sahipliği yapan ancak 1929'daki yangında yok olan saray yerinde bulunan Otto Heykeli, diğer köşede yer alan mermerden Kaposistrais Anıtı ve Yunanistan bağımsızlık mücadelesinin önemli şahsiyetlerinden birisi olarak kabul edilen Dimitros Ypsilandis'in anıtı yer alıyor.

Üç Amiraller Meydanının devamında Kolokotronis Parkı yer alıyor. Osmanlılar zamanında park olarak inşa edilen alan Yunanistan bağımsızlığını kazanınca tren istasyonuna ev sahipliği yapmış. 1963 yılında tren istasyonu kapatılmış ve yeniden park olarak düzenlenmiş. İstasyon binası bugün için Müzik Okuluna ev sahipliği yapıyor.

Gece konakladıktan sonra tekrar geri dönüş yoluna doğru yukarı çıkmaya başladık. Çıkarken de Atina’da bulunan Akropolis’ten sonra, Delphi Yunanistan’ın en çok ziyaret edilen arkeolojik yerlerinden ikincisine uğradık. Atina’ya uzaklığı sadece 2 buçuk saat. Antik çağlarda, insanlar tarımdan politikaya kadar farklı konularda tavsiye alabilmek için Delphi’ye gelirlerdi. Delphi Harabeleri, yaklaşık 2000 yıl öncesine ait tarihi yapılardır. Burada birçok uygarlık egemenlik sürmüştür. Eski Yunanistan’daki önemli dini merkezlerden olan Delfi, ülkenin ortasındaki Parnassos Dağı eteklerinde bulunuyor. O vakitler dünyanın merkeziolarak kabul edilen ve Delfi Kahini’ne ev sahipliği yapan Delfi Tapınağı’nın yanı sıra Apollo Tapınağı, antik tiyatro, hipodrom, gymnasium, Atinalıların Stoası gibi çok iyi korunmuş ve restore edilmiş eserleri görebilirsiniz. Antik Yunan inancına göre Delphi bölgesinin, rahibelerin tanrı Apollo ile iletişim kurduğu kutsal bir bölge olduğuna inanılıyordu. Bu bölgede kurulan amfitiyatro 4. yy’da Antik Yunan döneminde 5000 kişinin oturup oyunlar izleyebileceği, şiir okumalarını ve müzik dinletilerini dinleyebileceği şekilde inşa edilmiştir.

Özel bir bölgeye doğru yola çıktık. Size Pilio bölgesinden bahsetmek istiyorum. Pilio, antik çağda, iyileştirici güçleri ile tanınan bitkilerin kokuları, kestane, meşe ve kayın ormanları ile Yunanistan’ın güzel bölgelerinden biri. Bölge, 13. yüzyılda, ağır bir şekilde vergilendirilen Osmanlılardan kaçan Yunanlılar tarafından doldurulmuş. Burası aynı zamanda Yunanistan'ın güçlü bir yerel mutfağa sahip olduğu birkaç yerlerden biri. Yayla tatili ve deniz tatili yapılabilen tek bölge. Dağlardaki köylerde oteller Safranbolu evleri tarzında. Kıyıdaki oteller küçük pansiyonlar şeklinde.

Önce Oyzepi Mezetziako Agria’yı gezip, yemek yedik.

Sardalya

Greek salad

Kalamar

en güzel üçlü... Bir de ben rakıdan başka bir şey içmem” demeyenler için. Milli içki ouzo. Burada marka olmuş ‘Plomari’ ve ‘Barbayanni’yi Yunanistan’da her yerde bulabilirsiniz. Yerine, Selanik civarı kökenli ‘Ouzo7’, ‘Magia’ (yumuşak) veya ‘Babatzim’ (evet Babacım’ın Yunancası) ‘Tsantali’ (ki bu da bizden göçen Çantalı Ailesi’ nin kurduğu fabrikadır) tadın. Bu son ikisi daha serttir. Kali orexi! (Afiyet olsun!)

Karnımız doyduktan sonra gezmeye başladık. Milies, 400 m yükseklikte geleneksel bir Yunan dağ köyüdür. Geleneksel taş evler, Arnavut kaldırımlı yollar, iyi restoranlar ve oteller bulunmaktadır. Milies, 1895 ile 1903 yılları arasında İtalyan mühendis Evaristo de Chirico (ünlü ressamın babası) tarafından inşa edilen dar ölçülü (60 cm) Pelion Demiryolunun bitiş noktası. Köy, Pagasitikos Körfezi boyunca çarpıcı manzaraları ve Pelion Dağı'n dereden ve su kaynağından faydalanmaktadır.

80'li yıllardan beri turistlerin büyük bir gelişimine sahip olan Pelion köyü olan ünlü Vyzitsa, Pelian manzarasına, taş döşeli sokaklarına, yenilenmiş lordi konaklarına (archontika), yemyeşil yeşilliklerine ve taş çeşmelerine sahip. Merkez meydanına doğru uzanan parke taşı sokaklarını gezerek, Pitoresk Argyraiika mahallesinde dolaşabilirsiniz. Manzara nefes kesici… Ayrıca Vyzitsa’nın kadınlarının hazırladığı Vyzitsa’nın marmelatlardan ev yapımı makarnalara kadar uzanan geleneksel ürünlerini de tadabilir, satın alabilirsiniz.

Meydanda soluklanıp greek kahve içtik. 1975'e kadar Yunanistan’da herkesin Türk kahvesi dediği ama Kıbrıs’ın işgalinden sonra Pire’deki tourkolimano'ya mikrolimano denmesiyle eş zamanlı olarak adı yunan kahvesi (elleniko kafes) olarak değiştirilmiş kavrulmuş kahve çekirdeklerinin ince çekilmesi ve sıcak suyla karıştırılması yoluyla yapılan kahve türü. Türk kahvesinden farkı, daha az kavrulmuş, bu sebepten rengi daha açık, aromasi daha az ve tadı daha yumuşak.

Agios Ioannis, Pelion'un en popüler plajıdır. Muhteşem doğal güzelliği ile çevrili Agios Ioannis, turizm alanında oldukça gelişmiş ve bölgedeki en iyi plajlardan biri. Volos'un 52 km doğusunda, Pelion'un kuzey tarafında yer alan son derece güzel bir kumsal. Çevresinde bir çok küçük otel, restaurantlar, cafeler var.

Gece burada konakladık. Size otellerden bahsetmiyorum zira Yunanistan’da oteller bizim Türkiye gibi değil. Hepsi küçük, eski, lüks olmayan; o yüzden otellerinizi kendizi bulun diyorum.

Bu akşam tattığımız Yunan yemekleri Kopanisti (300 yıldan fazla bir süredir Yunanistan'ın Ege Denizi'ndeki Kiklad adası Mikonos adasında bulunan, korunan menşe isimlendirmeli tuzlu, baharatlı bir peynir. Yunanca "ezilmiş, dövülmüş" anlamına gelen Kopanisti, gerçekte Yunanistan kökenli bir peynir çeşidi. Kopanisti peyniri, ülkemizde keçi sütünden yapılan sepet peynirinin peynir suyundan elde edilen lorun, yağurulması ve fermente edilmesiyle (ekşitilmesiyle) yapılır)

Auberginets Imam (imam bayıldı ama sıcak)

Chicken in lemon sauce

Potato salad

Glaourti kai meli (yoğurt üzerine bal ya da marmelat)

Gece burada konakladıktan sonra ertesi gün artık denize girerim diyerek Yunanistan'nın kuzeyinde, Selanik’ten 1 saat uzaklıkta doğu kıyısında 3 yarımadadan oluşan, haritada 3 parmaklı eldiven gibi duran, Yunanistan’ın Maldivleri diye söylenen Halkidiki’ye vardık… Beyaz renkte kumlarlakaplısığdan derine doğru giden denizin sıcaklığı Bodrum, Marmaris ile aynı seviyede ama Antalya kadar sıcak olmayan muhteşem bir yer.

Batıdan başlayan ilk yarımada Kassandra ve yarımadaların yerleşim ve turizm açısından en büyüğü… En hareketlisi ve kalabalık olan yeri Kallithea. En turistik ve otantik yeri de Afitosa. MÖ 300 yıllık bir kasaba. Afitos Kallithea’dan yaklaşık 2 km önde, denizden biraz yüksekte küçük bir Rum köyü. Kallithea’dan Nea Muadanya yönüne doğru çıkın, ikinci ışıklardan dönün işte hemen orda. Burası sosyetik olmamış doğal Alaçatı ve Kaş karışımı. Evler, sokaklar, şık tasarım mağazaları, bir yanıyla alaçatıya çok benziyor ama daha samimi ve doğal olduğu için Kaş’ı da andırıyor. Çok güzel bir köy. Meydandaki kilisenin hemen sağındaki sokaktaki restauranta yenilebilir; yine restoranın sokağından aşağı yöne devam edip, Magia ve Fortuna barlarında oturup birşeyler içiebiliriz. Açık havada, manzara karşısında ortam süper…

Orta parmak Sithonia… Bu gezimizde biz Sithonia bölgesinde çoğunlukla denize girdiğimiz için size plajlardan bahsedeceğim. Plajlarda genelde şezlong ve semsiye parası yok, içtiğinizi ödüyorsunuz. Fiyatlara dışarda bir cafede neyse o. Frappe, kahve, bira 3 euro mesela… Sipariş verdiğiniz tüm içeceklerin yanında bir şişe buz gibi suda mutlaka geliyor. Bir sipariş vermeniz şezlong ve şemsiye için yeterli, sonra “başka ne istersiniz” diye gelip kimse sormuyor zaten, isterseniz siz sipariş ediyorsunuz.

Benim seçtiğim plajlar

Nikiti - (Agios Ionnis Beach)

Neos Marmaras - (Lagomandra, Porto Carras)

Sarti – Vourvourou arası (Portakali Beach)

Sarti beach

Sarti - Portakali beach arası (Platenisi beach)

Vourvourou’dan 9 km yukarısı- (Lagonisi beach)

Vourvourou (Kardy beach)

Halkidiki’de Sithonia’yı Neden Sevdim?

* Turkuaz deniz

* Sarı beyaz kumlar

* Muazzam koylar

* Serbest plajlar

* Doğal güzellikler

* Sessizlik

* Dost canlısı insanlar

* Kaliteli yiyecek

Sithonia’nın en iyi plajlarından bir diğeri ise Vourvourou. Biz burada denize Karidi Beach’ten girdik ve kumu da denizi de bu bölgedeki en iyilerden diyebiliriz. Beach club oldukça şık ve çalışanlar süper ilgili. Otel, sezlong, restaurant oldukça havalı. ????????

Akşam yemeğimizi kapıda sahibinin el sıkması ile karşılanıp ve gene ayakta kapıdan sahibinin el sıkması ile uğurlandığımız Paris restaurantta yedik. Burası bizim de konakladığımız Vourvourou ‘da. Biz Helen otelde kaldık. Gördüğüm en büyük porsiyonlara sahip ve yediğim en lezzetli yemekler burada idi. Öyle yemişiz ki otele zor yürüdük. Şiddetle tavsiye ederim. Bu akşam yediğim kezzetli yemekler;

Trokafteri whipped cheese with spicy pepper

Greek salad

Boiled green vegetable

Shrimps saganaki

Steam mussels

Ve ikram tatlı & dondurma

Ertesi sabah erkenden kalkıp plajları dolaşmaya başladık. Sithonia deyince ilk akla gelen plaj ise Portakali beach (Kavourotripes). Kimi kaynaklarda Portakali Beach olarak geçen bu plaj Sarti’ye birkaç km mesafede bulunuyor. Plaj ve denizin içi kum ve göl gibi berrak enfes bir deniz. Burada ufak bir tesis var, içecek siparişi vererek şezlonglarını kullanabiliyorsunuz. Ya da isterseniz direkt havlunuzla kuma da yatabilirsiniz.

Oldukça turistik bir bölge merkezi olan Sarti, aslen antik bir yerleşim yeri. Athos dağının zirvesini karşıdan gören Sarti, büyük kumsalı ve çevresinde otel, restaurantları ile oldukça hareketli bir yer. “Mavi Bayrak” lı denizi ile Sarti plajı sonu gelmiyor gibi görünen, geniş sarı / beyaz kum şeridi ile kilometrelerce devam ediyor.

Platenisi beach Sarti ile Orange beach arasında kalan ulaşımı zor, karavan turizmcilerin geldigi bir plaj. Deniz ve koy muhteşem hele kayalara doğru yürüdüğünüzde göl gibi bir deniz ile karşılaşıyorsunuz.

Akşam yemeğimizi Aristos restaurant Ormos Panagias köyünde yedik. Ormos Panagias, Yunanistan'ın Halkidiki kentinde Kassandra ile Athos Dağı arasında yer alan, Sithonia'nın doğu kıyısında bulunan ünlü Athos Dağı gezi teknelerinin kalktığı balık restaurantları ile ünlü küçük bir liman köyü. Tüm kıyı hatta kumların üstüne kadar restaurantlar ile dolu.

Bugün yediğimiz yeni tatlar:

Octopus grilled

Mussels saganaki

Ctipiti (cheese wth spicy)

Greek salad

Servisi, çalışanları ve yemekleri ile bir başka daha tavsiye edilecek yer.

Yeni bir gün. Yeni paljlar keşfi.

Lagonisi plajı Sithonia'da yüzmek için sakin sulu ve harika bir manzaraya sahip olan küçük bir plaj. Kum incecik ve su sığ ve masmavi. Kıyıya yakın bir kilometre uzaklıktaki Diaporos adası, bu harika sahili rüzgar ve dalgalardan korumakta.

Agios Ionnis Beach, denizi mükemmel, ve en guzel tarafi suyun çok çabuk derinleşmesi. Nikiti’ye birkaç km kala ulaşalan bu plaj kesinlikle görmeye değer. Tüm günü rahatlıkla geçirebilir, harika bir denize girebilirsiniz.

Türkçe’ye çevirirsek Neos Marmaras “Yeni Marmara” anlamına geliyor. Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sırasında Marmara Adası’nda yaşayan Rumların kurdukları, Sithonia Yarımadası’ndaki yerleşim yeri burası…

Nüfusun büyük çoğunluğu zamanında Türkiye’de yaşayanların ve onların çocuklarından oluşuyor. Bunun için de burada hemen herkes Türkçe biliyor. Çok şirin bir Akdeniz kasabası olan Neos Marmaras’da her yerinden pırıl pırıl denizine girilebiliyor.

Biraz acıkmış olmak lazım artık. Yunanistan’ın en meşhur 3 bira markası olan Mythos, Alfa ve Fix. Açık renkli ve kolay içimiyle Mythos, Yunanistan’ın en sevilen bira markası. Alfa ise daha güçlü bir aromaya sahip. Bazılarına göre de en köklü ve en eski marka olan Fix daha iyi. Ben Mythos çok beğendim.

Buzzzz gibi denizden sonra Mussels with rice ile bira öğlen için biçilmiş kaftan.

Karnımızı doyurduktan sonra tekrar denize. Lagomandra plajı aslında 'Mavi Bayrak' plajlarından biri. Neos Marmaras'ın kuzeyinde bulunan Lagomandra plajı, bölgedeki en popüler plajlardan biri. Yumuşaşık kuma sahip. Çam kokuları arasında yüzüyorsunuz. Bu plajın Kuzey sahili daha derin ve güney sahili ise sığ.

Porto Carras Mavi Bayrak' statüsüne sahip birinci sınıf bir plaj. Plaj, şezlong ve şemsiyelerle iyi düzenlenmiş ve 5 yıldızlı bir tesis olduğundan, restoranlar, tuvaletler, spa merkezi, oyun alanı ve sonsuz su sporu olanakları gibi birçok ekstra vardır. Normalde bu plajı yalnızca otelde kalırsanız kullanabilirsiniz. Dışardan girdiğinizde de kişi başı giriş 10 Euro ödemektesiniz. Plaj, yumuşak kuma sahip. Su derinliği sığ değildir ancak yavaş yavaş derinleşir, bu yüzden aynı zamanda iyi bir yüzme plajı. Porto Carras aynı zamanda Makedonya’nin sarap yolu ve Domaine adinda sarap üreticisi.

Halkidiki’nin Kasandra, Sithonia’dan sonra üçüncü parmağı Yunalılar için kutsal Athos dağınında yer aldığı Athos yarımadası… “Tapınmaya Adanmış Kutsal Dağ” ya da “Keşişler Diyarı” olarak da adlandırılan bu adaya kadınların girmesi yasak! Dünya’nın tek kadın olmayan bölgesi. Athos Dağı tamamen tapınmaya adanmış, politik açıdan Yunanistan Dış İşleri Bakanlığı’na, dini açıdan İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlı özerk bir alan. Dini liderleri ise İstanbul Patriği I. Bartholomeos’dur. Keşişler ve çalışanlar bulunuyor. 1988 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesine yer alan bu bölgede taşların üzerinde birbiriden bağımsız 24 adet manastır var. Bu manastırlar, Hristiyanlığın ilk dönemlerinde inzivaya çekilmek için yapılmış. Bu kadar yüksekte olma sebebi ise elbette Tanrı’ya yakın olmak. Kadınların ve dişi hayvanlarının girişinin yasak olduğu bu bölgeye 100’den fazla erkeğin girmesi de yasak! Manastır tarafından en fazla dört gün kalınmasına izin verilen Athos Dağı’nın dünyada eşi benzeri yok! Ormos Panagias’da tekne turları ile ada etrafını gezebilirsiniz.

Dönüş yoluna geçtik. Hediye en iyi Kavala kurabiyesi diyerek Nea Karvali’ye uğradık.  Burası Kavala yakınlarında yer alan bu köy 1924 Lozan mübadelesi sonrasında Kapadokya Gelveri’den giden rumlar tarafından kurulmuş. Nitekim her yerde Aksaray börekçisi, Aksaray kurabiyecisi vs görüyorsunuz. Zaten Gelveri’de şu anki Aksaray'ın Güzelyurt ilçesi. Buraya uğramamızın ana sebebi kavala kurabiyesinin ana üretim yeri olması. Nitekim Kapadokya’lı bir yaşlı karı&koca’nın dükkanından kavala kurabiyesi, paskalya çöreği ve kendi yapım çikolatalarından aldık. O kadar dost canlısılar ki bize bir paket de yaptıkları oraya has çörekten de hediye ettiler. Yaşlı dükkan sahibi bey’in muhtemelen annesi ve babası mübadele esnasında buraya gelmiş ama kendisi her yıl Kapadakyo’ya vatanına gittiğini söyledi. Ne hazin bir şey. Burası aynı zamanda ayrıca çok güzel bir mübadele müzesine de ev sahipliği yapmakta.

Giderken Yunanistan’ın sınır kasabası Dedeağaç ya da Yunanca ismi ile Alexandroupoli’ye uğrayalım dedik.. Şehrin Türkçe adı olan Dedeağaç’ın Osmanlı Dönemi’nde kurulan tekkeden geldiği söyleniyor. Tekkenin dedesinin altında oturduğu ağacın mitleştirilmesi sonucunda şehir, bu isimle anılmaya başlamış. Aleksandrapolis’te yaklaşık 20,000 kadar Türk yaşıyor.

Şehrin en işlek caddesi olan Demokrasi Caddesi, limana paralel olarak uzanıyor. Aleksandropolis’i boydan boya kat eden cadde üzerinde çok sayıda güzel kafe, bar, restoran, minik dükkan ve alışveriş merkezi bulunuyor. Bu yola paralel veya dik olarak denize doğru uzayan şirin sokaklara sahip.

Demokrasi Caddesi üzerinde, tren istasyonuna yakın bir noktada yer alan Dedeağaç Camisi, bazı yerlerde Selahattin Camisi olarak da biliniyor. Osmanlı’dan kalan tek cami özelliğini taşıyan yapı ibadete açık. Caminin bahçesinde az sayıda öğrencisi olan bir Türk azınlık okulu da bulunuyor.

Kentin sembolü olan Deniz Feneri, Sultan II. Abdülhamit Dönemi’nde yaptırılmış. Şehrin en hareketli bölgesinde bulunan fener, 1880 yılında inşa edilmiş.

Kentte görülecek yerlerin arasında Ermeni Ortodoks Kilisesi; Trakya Etnoloji Müzesi ile Dedeağaç Tarihi Müzesi; Dadia Ormanları yer alıyor.

Yaz ayında gittiğinizde mutlaka uğramanız yer Makri Plajı. Masmavi bir deniz, kumlu plaj ve etrafında beach barlar işte öyle bir yer. Bir de Aleksandropolis’ten tam karşısında yer alan ve en ilginç Yunan adalarından biri olan Samothraki’ye, Türkçesiyle Semadirek’e gidebilirsiniz. Her gün iki defa feribot seferleri düzenleniyor.

Evettt bu gezininde sonuna geldik. 3850 km yol yapmışız. Bir tatili daha bitirdik. Her gidişin bir dönüşü var. 1,218 km’lik dönüş yolu bizi bekliyor. 10 saat sonra İpsala’ya vardık. Pasaport kontrolünde bekledikten sonra sonunda tekrar merhaba Türkiye.

Yolculuk – önce seni sözsüz bırakır sonra da iyi bir hikaye anlatıcısına dönüştürür. – Ibn Battuta